Öksürük Sesinden Covid Tespiti

 Öksürük sesinden bir kişinin covid olup olmadığını tespit eden yapay zeka çalışmamızın makalesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Link: https://electricajournal.org/en/artificial-intelligence-based-covid-19-detection-using-cough-records-161726

Hap Bilgi!

 Hap bilgi olarak öğrendim!

Son zamanlarda etrafımda çokça duyduğum ancak pek de haz etmediğim bir öğrenim tarzı. Eğer bir firmada üst düzey yönetici iseniz bu tarz bilgiye ulaşmanızda bir sakınca yoktur ancak kariyerinizin başında iseniz kesinlikle uzak durun derim. Neden mi?

Toplum olarak bir konuyu derinlemesine öğrenmekte gerçekten sorun yaşıyoruz. Kendimden biliyorum, herşeyden azar azar öğreniyoruz ama tam bilmiyoruz. Gün sonunda da 200gr C++, 150gr Python, 100gr Unity, 300gr Java bilen yazılımcı oluyoruz. Bunun için hangi işi yapıyorsanız yapın, mesleğinizin başında kesinlikle hap bilgi peşinde koşmayın. Eğer üzerine bişeyler inşa edecekseniz ne ala. Değilse herşeyin 101'i ile yetinirsiniz. Sonra bir bakmışsın, hayat serüvenin Cem Yılmaz'ın da dediği gibi "everything little little into the middle" a dönmüş.



Salgın Döneminde Yöneticilik

Yöneticiler şu salgın döneminde hayatlarının en zor günlerini geçiriyor olabilirler. Şimdiye kadar hiç tecrübe edilmeyen evden çalışma modeli ile bir yıldan uzun süredir evdeyiz. Online olarak çalışanları ve işleri yönetmek bir yana, çalışanlar yeni bir iş bulsa, görüşse ve ayrılsa yöneticilerin ruhu bile duymuyor. Eğer yüz yüze çalışsanız nispeten bir şeyleri sezebilirsiniz. 

 Etrafımdaki bazı arkadaşlarım ekiplerindeki çalışanlarının ani olarak ayrıldığını söylüyorlar ve durum para-çokomel ilişkisine indirgenmiş durumda. Firma aidiyeti azalıyor, iş arkadaşları ile yemek yemek, kahve içmek, sohbet etmek gibi sosyal ortam oluşturamama durumu var. Sonuç olarak kim daha çok para verirse çalışan oraya geçiyor. 

 Üzerine kafa patlatmamız gereken nur topu gibi bir problemlemimiz var artık. Akademik anlamda da çalışılmaya değer.

Birleşik Krallık Eğitim Bakanlığı Online Eğitimleri

Birleşik Krallık Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan ücretsiz kurslar. 

 Ücretsiz şekilde eğitimi 6 hafta içinde bitirmeniz şart koşuluyor. Bazı kursların bedava sertifikaları var iken bazıları için 49$ dan başlayan ücretler ödemek zorundasınız. Siteye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz...

Korona Problemleri

Yöneticiler şu salgın döneminde hayatlarının en zor günlerini geçiriyor olabilirler. Şimdiye kadar hiç tecrübe edilmeyen evden çalışma modeli ile bir yıldan uzun süredir evdeyiz. Online olarak çalışanları ve işleri yönetmek bir yana, çalışanlar yeni bir iş bulsa, görüşse ve ayrılsa yöneticilerin ruhu bile duymuyor. Eğer yüz yüze çalışsanız nispeten bir şeyleri sezebilirsiniz. 

 Etrafımdaki bazı arkadaşlarım ekiplerindeki çalışanlarının ani olarak ayrıldığını söylüyorlar ve durum para-çokomel ilişkisine indirgenmiş durumda. Firma aidiyeti azalıyor, iş arkadaşları ile yemek yemek, kahve içmek, sohbet etmek gibi sosyal ortam oluşturamama durumu var. Sonuç olarak kim daha çok para verirse çalışan oraya geçiyor. 

 Üzerine kafa patlatmamız gereken nur topu gibi bir problemlemimiz var artık. Akademik anlamda da çalışılmaya değer.

ABD Bedel İster



Birleşik Devletler yanıyor. Bazılarımız ettiğini bulduğunu, bazılarımız ise çöküşün başlangıcı olduğunu söylüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben tam olarak bu ikisinin de olmadığını düşünüyorum. Her topluluğun bir ömrü vardır doğru, bir gün çökecek biliyorum ama benim ömrümün bunu göreceğini sanmıyorum. Şimdi gelelim, ABD’nin bu kaosunun gerçek gerekçesine.

*

Tarihi boyunca birçok badireler atlatan bir devletten bahsediyoruz. 1776 tarihinde kuruldu ancak kuruluşundan 100 yılı bile devirmeden 1861 yılında Başkan Lincoln zamanında Amerikan İç savaşını yaşadı. Ülke kuzey ve güney olarak ikiye bölünüp 4 yıl birbiriyle savaştı. Bu savaşın ana sebebi köleliğin kaldırılmasıydı. Toprak işiyle uğraşan güneyliler, asla köleliğin kaldırılmasını istemiyorlardı. Uçsuz bucaksız topraklarını kim işleyecek, hayvanlarını kim güdecekti. Ama güneyin isteği olmadı savaşı Kuzey kazandı ve 1865 yılında parçalanmış devlet tekrar bir araya getirilip yoluna devam etti. Bu sürecin en büyük mağduru, savaş bittikten üç gün sonra bir suikaste kurban giden zamanın başkanı Abraham Lincoln oldu.Adam köleliği kaldıracağım derken kendi canından oldu.

 *

 Kölelik kalkmıştı ancak hala siyah ile beyaz kadar ayrıydı insanlar. Aynı okullarda okuyamıyor, otobüslerde farklı kapılardan girip farklı yerlere oturuyorlardı. Hatta bu otobüste yer meselesinin patladığı bir olay yaşandı. 1955 yılında Rosa Parks isimli bir siyahi kadın, otobüse binip kendine ayrılan yere oturdu. Normal şartlarda bir beyaz otobüse bindiğinde yer yoksa siyahi birini kaldırıp yerine oturuyordu. Aynı şey Rosa’ dan da istendi ama yer vermek istemedi. Bu olay üzerine tutuklandı ve hapse atıldı. Sonrasında protestolar başladı ve siyahiler otobüse binmediler, her yere yürüyerek gitmeye başladılar. ABD Federal Mahkemesi, bu uygulamayı kaldırdı ve otobüslere siyahlar ve beyazlar eşit haklarla binmeye başladılar. Bu işten en mağdur olan Rosa Parks oldu. Haklar kazanılmıştı ancak bulunduğu şehirde sürekli taciz edildiğinden kuzeye göç etmek zorunda kalmıştı.

 *

 ABD’ de siyahiler bedel ödeyerek bazı şeyleri elde etmişlerdi. Tabi ki bedel ödemeden bir şeye sahip olmak mümkün olmayacaktı. Bugün dünyada kutlanan 1 Mayıs işçi bayramının kökü de ABD’ ye dayanıyordu. Tarihe “Haymarket olayı” olarak geçen, siyahi ve beyazların birlikte hareket ederek yarım milyon insanın katıldığı grev sonunda insanlar günlük 8 saatlik çalışma hakkını elde edip 1 Mayısın Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü olarak kutlanmasının önü açılmıştı. Tabi ki her olayda olduğu gibi bunun da bir bedeli oldu. Protestolar devam ederken 4 Mayıs tarihinde nereden geldiği belli olmayan bir bomba miting alanında patladı. Bu olayda 7 polis hayatını kaybetti, işçi ve sendika görevlisi 8 kişi yargılanmak üzere tutuklandı. Tutuklulardan bazıları ise idam edildi.

 *


 Daron Acemoğlu’ nun son kitabı Dar Koridor’ da belirttiği gibi, hem toplum hem de devlet güçlü olursa biz buna “Prangalanmış Leviathan” diyoruz ve bu durumda ABD, Birleşik Krallık gibi gelişmiş devletler ortaya çıkıyor. Çünkü hakkını arayan ve sorgulayan bir toplum devletin gelişmesine de katkı sağlar. Ancak devlet güçlü olur ve toplum sorgulamaz ise bu durumda Çin, Kuzey Kore gibi Despotik yapılı devletler ortaya çıkar. Yada toplum güçlü olup, devlet otoritesi zayıf olursa burada da Lübnan benzeri Namevcut devlet yapısı ortaya çıkar.

 *

 ABD bugün hem devlet nezdinde güçlü, hemde halk oldukça sorgulayıcı. İnsanlar sorgulamaktan ve gerekirse Devlet Başkanını eleştirmekten korkmuyor. Hakları gasp edildiğinde sokaklara dökülüp kitleler halinde hareket edebiliyorlar. Diyeceksiniz ki, bu eylemler Suriye’de de oluyor. Orada da insanlar sokağa çıkıp hakkını arıyor. Ancak Suriye’de devlet Despotik yapıda olduğu için gözünü kırpmadan insanların üzerine ateş açıp öldürebiliyor. En sonunda yapanın yanına kar kalıyor. ABD de bu kadar büyük olaylar olmasına rağmen, ne bombalanan halk ne de kurşuna dizilen topluluklar görürsünüz.

 *

 Bugünkü yaşanan olaylar da da siyahiler haklarını elde edecekler, bu kaostan galip çıkacaklardır. Birçok yer yağmalanacak, birçok yer yakılıp talan edilecek. Ama gün sonunda isteğini elde etmiş bir siyahi topluluk olacak. Tabi ki George Floyd canı ile bedelini ödedikten sonra.

Gençlerin Yurtdışı Aşkı


10 yılı aşkın süredir bilgi teknolojileri işinde çalışmaktayım. Çalışma hayatımın ilk yıllarında, yurt dışında çalışıyor olmak bir lükstü ve genellikle yurtdışında üniversite veya yüksek lisans eğitimi görenlerin, eğitimleri sonrası yurtdışında çalıştıklarına şahit olurdum. Ancak bugün etrafımda azımsanmayacak kadar insan ya yurtdışına gitti ya da gitme planları yapmaktalar. 2017 yılının verilerine göre 114 bin kişinin yurtdışına göç ettiğini ve bunların büyük bir kısmının bilgi teknolojileri işinde çalışanlardan oluştuğunu bilmekteyiz. Peki, yurtdışını bu kadar cazip kılan şey bizde olan eksiklikler mi onlar da olan fazlalıklar mı? Bu kadar büyük orandaki beyin göçü engellenemez ise Türkiye için büyük sorunlar doğurabilir mi? Bu insanlar oralarda ne kadar kalacaklar? Bütün bu sorular cevaplanması gereken ve geleceğimizi ilgilendiren sorulardır.

Öncelikle sizi bu konuların ilk başladığı yere götürmek istiyorum.  Kölelik eski Mısır, Mezopotamya, Güney Amerika uygarlıkları, Roma, Çin, Hint ve Arap coğrafyasında toplumun kabullendiği bir gerçekti. Ancak o zamanlar kölelik büyük oranda yerel olarak yapılmaktaydı. Yani Mekke’deki bir Arap’ın satın alacağı köle Yemen veya Habeş topraklarından getirilmekteydi. Aynı şekilde bir Romalının sahip olacağı köle Akdeniz’e kıyısı olan Arap topraklarından gemilere bindirilip getiriliyordu. 15. Yüzyılda Avrupalı kâşiflerin Amerika kıtasını keşfetmesi ile kölelik yeni bir boyut kazandı. Artık batı insanı ihtiyacı olan köleyi Afrika’dan gemilere doldurarak, Atlantik’i geçerek Amerika kıtasına taşımaktaydı. Bu yolculuklar, köleler için aylarca süren ve eziyet dolu bir yolculuktu.

18. yüzyıla gelindiğinde ise bir kısım insanlar hala köleliğin devam etmesini isterken, bazıları bunun insanlık dışı bir uygulama olduğunu daha üst perdeden dillendirmeye başladı. Bu serzenişler ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmaların başlamasına sebep oldu. Sonuç olarak, bir kişinin esarete tabi tutulmasının kanunlara aykırı olduğu hukukun genel ilkesi olarak kabul edildi. Artık kölelik bitmişti. Zenginler uçsuz bucaksız topraklarında tarım yapabilmek için köle yerine işçi tutmak zorunda bırakılmıştı. Bundan sonra kölelik değil ama köle gibi çalıştırılan işçilik insanoğlunun problemi olmaya başladı.

Tarihler ikinci dünya savaşının sonrasını gösterdiğinde, yaklaşık 60 milyon insan ölmüş, Avrupa bitmiş ve tükenmiş haldeydi. Özellikle Almanya, savaş sonrası yeniden ağaya kalkacağı adımı atması için insan gücüne ihtiyacı vardı. 1955’ten itibaren İtalya, Yunanistan ve Portekiz’den işçi alan Almanya, 1961 sonrası Türkiye’den de işçi almaya başladı. Bu işçiler Almanya’nın bugünkü gelişmiş ve zengin ülke olmasının temelini oluşturmuştu. Eğer kölelik kalkmasaydı Almanya bu ihtiyacını pekâlâ Afrika’dan getireceği köleler ile sağlayabilirdi.

Sadece Almanya değil İngiltere, Hindistan ve Pakistan’dan gelen işçilerle, Fransa ise Kuzey ve batı Afrika’dan gelen işçiler ile çalışan ihtiyacını karşıladı. Bu işçiler özellikle batı Avrupa ülkelerinin beden işçiliği ihtiyacını fazlasıyla karşılamıştı. Ancak 2000’li yıllara geldiğimizde Avrupa’da başka bir problem baş göstermeye başladı. Avrupa artık yaşlanmaya başlamıştı. Eğer bu şekilde devam ederse, 2050’li yıllarda 700 milyona ulaşacak Avrupa’nın yaklaşık %25’i 60 yaş üstü bireylerden oluşacaktı.

Önceleri, yaşlılık probleminin Avrupa’yı gelecekte çok büyük sıkıntılara sokacağını düşünüyordum. Çünkü ne kadar gelişmiş ülke olursanız olun, her zaman genç nüfusa ihtiyacınız vardır. Bu problemi kısa vadede halletmeleri de mümkün değildi. Bunun bilincinde olan Avrupa yeni bir yol haritası çizdi kendine. Artık genç ve yetişmiş eleman ihtiyacını dışarıdan seçerek alacaktı. Kendi ülkeleri demokratikti, gelişmişti ve insan hakları konusunda oldukça kapsayıcıydı! Bu argümanlar çok fazla işlerine yarayacaktı.

Bir Türk vatandaşının, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi bitirip yetişmiş bir birey olduğunda, sağlık harcamaları da dâhil devlete maliyeti yaklaşık 500 bin TL civarındadır. Belki bu rakam, okuduğu okulun kalitesine ve ayrıca yüksek lisans okumasına göre daha da artmaktadır. Yaşlı ancak gelişmiş bir Avrupa ülkesindeki bir firma bu genci kendi ülkesine çekmek için 2000-3000 Euro vererek, devletin yapmış olduğu 500 bin TL’lik yatırımın çöpe gitmesine sebep olmaktadır. Sunduğu şey ise sadece demokratik ve insan haklarının olduğu bir ülkede yaşama fırsatıdır. Dikkat ederseniz gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan diğer ülkeleri en çok yerden yere vurdukları iki nokta vardır. Biri demokratik olmamaları, ikincisi ise insan haklarının yeterince sağlıklı işletilememesi. Çünkü bu söylem yaşlanmış Avrupa ülkeleri için bir çıkar kapısıdır. Önceleri gemilere doldurup köle olarak getirdikleri insanları 21. Yüzyılda getiremeyecekleri için farklı bir söyleme ihtiyaçları vardı.

Gençlerin çalışmak için yurtdışına çıkmalarını engellemek için Türkiye’deki büyük firmalara çok iş düşmektedir. Bir genç yurtdışına çalışmak için gitmek istediğinde bu gencin istekleri doğru şekilde analiz edilmelidir. Eğer haftanın 1 veya 2 günü evden çalışmak istiyorsa bunun için gerekli aksiyon alınmalıdır. Çalışma harici zaman geçireceği spor salonları, kafeteryaları ve keyif alacağı dinlenme anları oluşturulmalıdır. Daha çok kendi jenerasyonlarının dilinden anlayan yöneticilerle çalıştırılmalıdır. Onlara maaş, servis ve yemek hizmeti yanında başarılı olduklarında kendilerini değerli hissettirecek ödüller de verilmelidir. Bunları yapmak ve bu gençlerin içeride kalması bizlerin elinde. Giderse gitsin ben yenisini bulurum derseniz, elinizde kalifiye elemandan çok sıradan elemanların olduğu, firmanıza katma değer sunmayacak kişileri çalıştırmak zorunda kalacaksınız. Bugün devleti zarara sokan şey yarın firmanızı zarara sokacaktır.