Gençlerin Yurtdışı Aşkı


10 yılı aşkın süredir bilgi teknolojileri işinde çalışmaktayım. Çalışma hayatımın ilk yıllarında, yurt dışında çalışıyor olmak bir lükstü ve genellikle yurtdışında üniversite veya yüksek lisans eğitimi görenlerin, eğitimleri sonrası yurtdışında çalıştıklarına şahit olurdum. Ancak bugün etrafımda azımsanmayacak kadar insan ya yurtdışına gitti ya da gitme planları yapmaktalar. 2017 yılının verilerine göre 114 bin kişinin yurtdışına göç ettiğini ve bunların büyük bir kısmının bilgi teknolojileri işinde çalışanlardan oluştuğunu bilmekteyiz. Peki, yurtdışını bu kadar cazip kılan şey bizde olan eksiklikler mi onlar da olan fazlalıklar mı? Bu kadar büyük orandaki beyin göçü engellenemez ise Türkiye için büyük sorunlar doğurabilir mi? Bu insanlar oralarda ne kadar kalacaklar? Bütün bu sorular cevaplanması gereken ve geleceğimizi ilgilendiren sorulardır.

Öncelikle sizi bu konuların ilk başladığı yere götürmek istiyorum.  Kölelik eski Mısır, Mezopotamya, Güney Amerika uygarlıkları, Roma, Çin, Hint ve Arap coğrafyasında toplumun kabullendiği bir gerçekti. Ancak o zamanlar kölelik büyük oranda yerel olarak yapılmaktaydı. Yani Mekke’deki bir Arap’ın satın alacağı köle Yemen veya Habeş topraklarından getirilmekteydi. Aynı şekilde bir Romalının sahip olacağı köle Akdeniz’e kıyısı olan Arap topraklarından gemilere bindirilip getiriliyordu. 15. Yüzyılda Avrupalı kâşiflerin Amerika kıtasını keşfetmesi ile kölelik yeni bir boyut kazandı. Artık batı insanı ihtiyacı olan köleyi Afrika’dan gemilere doldurarak, Atlantik’i geçerek Amerika kıtasına taşımaktaydı. Bu yolculuklar, köleler için aylarca süren ve eziyet dolu bir yolculuktu.

18. yüzyıla gelindiğinde ise bir kısım insanlar hala köleliğin devam etmesini isterken, bazıları bunun insanlık dışı bir uygulama olduğunu daha üst perdeden dillendirmeye başladı. Bu serzenişler ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmaların başlamasına sebep oldu. Sonuç olarak, bir kişinin esarete tabi tutulmasının kanunlara aykırı olduğu hukukun genel ilkesi olarak kabul edildi. Artık kölelik bitmişti. Zenginler uçsuz bucaksız topraklarında tarım yapabilmek için köle yerine işçi tutmak zorunda bırakılmıştı. Bundan sonra kölelik değil ama köle gibi çalıştırılan işçilik insanoğlunun problemi olmaya başladı.

Tarihler ikinci dünya savaşının sonrasını gösterdiğinde, yaklaşık 60 milyon insan ölmüş, Avrupa bitmiş ve tükenmiş haldeydi. Özellikle Almanya, savaş sonrası yeniden ağaya kalkacağı adımı atması için insan gücüne ihtiyacı vardı. 1955’ten itibaren İtalya, Yunanistan ve Portekiz’den işçi alan Almanya, 1961 sonrası Türkiye’den de işçi almaya başladı. Bu işçiler Almanya’nın bugünkü gelişmiş ve zengin ülke olmasının temelini oluşturmuştu. Eğer kölelik kalkmasaydı Almanya bu ihtiyacını pekâlâ Afrika’dan getireceği köleler ile sağlayabilirdi.

Sadece Almanya değil İngiltere, Hindistan ve Pakistan’dan gelen işçilerle, Fransa ise Kuzey ve batı Afrika’dan gelen işçiler ile çalışan ihtiyacını karşıladı. Bu işçiler özellikle batı Avrupa ülkelerinin beden işçiliği ihtiyacını fazlasıyla karşılamıştı. Ancak 2000’li yıllara geldiğimizde Avrupa’da başka bir problem baş göstermeye başladı. Avrupa artık yaşlanmaya başlamıştı. Eğer bu şekilde devam ederse, 2050’li yıllarda 700 milyona ulaşacak Avrupa’nın yaklaşık %25’i 60 yaş üstü bireylerden oluşacaktı.

Önceleri, yaşlılık probleminin Avrupa’yı gelecekte çok büyük sıkıntılara sokacağını düşünüyordum. Çünkü ne kadar gelişmiş ülke olursanız olun, her zaman genç nüfusa ihtiyacınız vardır. Bu problemi kısa vadede halletmeleri de mümkün değildi. Bunun bilincinde olan Avrupa yeni bir yol haritası çizdi kendine. Artık genç ve yetişmiş eleman ihtiyacını dışarıdan seçerek alacaktı. Kendi ülkeleri demokratikti, gelişmişti ve insan hakları konusunda oldukça kapsayıcıydı! Bu argümanlar çok fazla işlerine yarayacaktı.

Bir Türk vatandaşının, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi bitirip yetişmiş bir birey olduğunda, sağlık harcamaları da dâhil devlete maliyeti yaklaşık 500 bin TL civarındadır. Belki bu rakam, okuduğu okulun kalitesine ve ayrıca yüksek lisans okumasına göre daha da artmaktadır. Yaşlı ancak gelişmiş bir Avrupa ülkesindeki bir firma bu genci kendi ülkesine çekmek için 2000-3000 Euro vererek, devletin yapmış olduğu 500 bin TL’lik yatırımın çöpe gitmesine sebep olmaktadır. Sunduğu şey ise sadece demokratik ve insan haklarının olduğu bir ülkede yaşama fırsatıdır. Dikkat ederseniz gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan diğer ülkeleri en çok yerden yere vurdukları iki nokta vardır. Biri demokratik olmamaları, ikincisi ise insan haklarının yeterince sağlıklı işletilememesi. Çünkü bu söylem yaşlanmış Avrupa ülkeleri için bir çıkar kapısıdır. Önceleri gemilere doldurup köle olarak getirdikleri insanları 21. Yüzyılda getiremeyecekleri için farklı bir söyleme ihtiyaçları vardı.

Gençlerin çalışmak için yurtdışına çıkmalarını engellemek için Türkiye’deki büyük firmalara çok iş düşmektedir. Bir genç yurtdışına çalışmak için gitmek istediğinde bu gencin istekleri doğru şekilde analiz edilmelidir. Eğer haftanın 1 veya 2 günü evden çalışmak istiyorsa bunun için gerekli aksiyon alınmalıdır. Çalışma harici zaman geçireceği spor salonları, kafeteryaları ve keyif alacağı dinlenme anları oluşturulmalıdır. Daha çok kendi jenerasyonlarının dilinden anlayan yöneticilerle çalıştırılmalıdır. Onlara maaş, servis ve yemek hizmeti yanında başarılı olduklarında kendilerini değerli hissettirecek ödüller de verilmelidir. Bunları yapmak ve bu gençlerin içeride kalması bizlerin elinde. Giderse gitsin ben yenisini bulurum derseniz, elinizde kalifiye elemandan çok sıradan elemanların olduğu, firmanıza katma değer sunmayacak kişileri çalıştırmak zorunda kalacaksınız. Bugün devleti zarara sokan şey yarın firmanızı zarara sokacaktır.

Ücretsiz Akademik Yayın Siteleri


Dünyadaki yeniliklerden ve gelişmelerden kopmamak için akademik yayınları da takip etmek önemlidir. Bu yayınlarından bir çoğu ücretli olsa da ücretsiz olanları da ihtiyacımızı görmektedir. Aşağıda hem Türkçe hem de İngilizce akademik makale ve tezlere ulaşabileceğiniz web sitelerini bulabilirsiniz.

 https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/  Doktora ve Yüksek Lisans tezlere ulaşabileceğiniz YÖK sitesi – Dili İngilizce ve Türkçe

 http://arsiv.ulakbim.gov.tr/index Doktora ve Yüksek Lisans tezlere ulaşabileceğiniz TÜBİTAK sitesi – Dili İngilizce ve Türkçe

https://scholar.google.com.tr/ Google a ait makale arama sitesi - Dili İngilizce ve Türkçe

http://www.arxiv-sanity.com/ Makale sitesi – Dili İngilizce

 https://arxiv.org/ Cornell Üniversitesine ait makale sitesi - Dili İngilizce

https://www.sciencedirect.com/ Ücretli ve ücretsiz makalelerin birlikte bulunduğu site - Dili İngilizce

https://dl.acm.org/pubs.cfm Makale sitesi – Dili İngilizce

https://figshare.com/ Makale ve akademik sunumların bulunduğu site - Dili İngilizce

https://doaj.org/ Makale sitesi – Dili İngilizce

Ücretsiz Online Eğitim Siteleri


İnternette birçok ücretsiz eğitim platformları bulunuyor. En çok rağbet gören web sitelerini sizin için derledim. Çoğunun eğitim dili İngilizce olan bu web sitelerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

å        https://freevideolectures.com/   Bilgisayar Mühendisliğine konu olan bir çok alanda video dersleri bulabileceğiniz bir site.

å       https://ocw.mit.edu/courses/audio-video-courses/   Dünyanın Teknoloji konusundaki en iyi üniversitesi Massachusetts Institute of Technology’ nin herkesin kullanımına açtığı online video sitesi.

å       https://www.edx.org/  Dünyadaki birçok üniversitenin sunmuş olduğu online derslerini bulabileceğiniz bir site.

å       http://www.cizgi-tagem.org/  TÜBİTAK destekli temel düzey bilgisayar eğitimlerini bulabileceğiniz bir site.

å       https://www.coursera.org/  Dünyadaki birçok üniversitenin sunmuş olduğu online derslerini bulabileceğiniz ücretsiz bir site. Aldığınız eğitimin sertifikasın almak isterseniz para ödemek zorundasınız.

å       https://www.khanacademy.org/ hem Türkçe hem İngilizce Bilgisayar bilimi dahil birçok fen bilimlerine ait konuları bulabileceğiniz bir site.

å       http://www.edupediaworld.com/#/home Kodlama da dahil birçok alandaki dersleri bulabileceğiniz bir site.

21. Yüzyılın Büyük Kaygısı : Yaşlılık



İnsanlık tarihinin başladığı yer, Afrika’nın güney doğusu olarak kabul edilir. İnsanoğlu buradan öncelikle kuzeye Arap yarımadasına geçti daha sonra bir kısmı Hindistan kıyıları boyunca yol kat ederken, bazılarımız ise önce Anadolu’ ya ve sonrasında Avrupa kıtasına ulaştı. Avrupa’ ya ulaşılan tarih bundan tam 45 bin yıl önceydi. İnsanoğlu Avrupa’ ya vardığında kendine çok benzeyen bir tür ile karşılaştı. Bu insan türü Neandertal olarak anılmaktaydı ve Afrika’ dan gelen bizler, bu türün devamlılığına son verdik.

 O zamanlarda insanlığın üç ana ihtiyacı bulunmaktaydı. Bunlar; barınma, beslenme ve üremedir. Bu üç madde aynı zamanda Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarşisinin temelini de oluşturmaktaydı. İnsanoğlu önce avcı toplumu oldu, daha sonra toplayıcı (tarım ile uğraşan) bir topluluk haline geldi. Artık bundan sonra karınlarını doyurmak için ekip biçerek daha kolay yoldan beslenme ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Nüfus arttı ancak o zamanlarda yaşlı olan insanların durumu ne olacak diye kimse kafa yormamaktaydı. Çünkü insan türünün ortalama yaşam süresi 18–20 yıldı[1].

 İnsanoğlu tarih boyu birçok hastalık ile karşılaştığında kitlesel yok olmanın önüne geçemiyordu. 15. Yüzyıl öncesi milyonlarca insan veba salgınından ölürken[2], bugün bu hastalık aklımıza bile gelmiyor. Aynı şekilde çiçek hastalığı, aşısı bulunana kadar yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olmuşken, bugün bir hastalık olarak bile anılmamaktadır. Sarıhumma, kolera, tifüs, sıtma gibi hastalıklar yüzyıllar boyunca can alırken insanoğlu sadece ölümünü beklemekle yetindi. 1914–1918 yılları arasında yaşanan I. Dünya Savaşında toplam 17 milyon asker ve sivil yaşamını yitirirken[3], 1918 yılında baş gösteren İspanyol nezlesi 50 milyon ile 100 milyon arasında insanın ölümüne sebep olmuştur. Bazı salgınlar savaşlardan bile büyük sayıda insanın ölümüne sebep oluyordu. Yine o zamanlarda insanların yaşlılık ile ilgili bir kaygıları yoktu. Çünkü yaşam süresi beyaz erkeklerde 54 ve siyah erkeklerde 46’ydı[4].

 İnsanoğlu dünyanın o tarihe kadar göreceği en büyük savaşı da yaşamıştı. 2. Dünya savaşı yaklaşık 65 milyon insanın yaşamına mal olmuştu. Bu kadar büyük bir savaşın yaşanması ve aynı zamanda atom bombasının kullanılması aslında bir şeyi de gösteriyordu. Artık gelişmiş bir topluluktuk, şehirleşmiştik, sanayi devrimi bayağı bir yol kat etmişti, teknolojiyi kullanıyorduk ve kendi yaşamımızı daha kaliteli kılmak için bir şeyler yapabilirdik. Ve sonunda bunu başardık. Bilimin ve teknolojinin gelişmesi hastalıkların önüne geçti, daha kaliteli, sağlıklı ve uzun yaşamaya başladık. Bu uzun yaşam yaşlı bireylerin sayılarının da artmasına sebep oldu.

 2. Dünya savaşına kadar problem olarak görülmeyen yaşlılık, günümüz insanının en büyük sorunlarından birisidir. Yapay zekâ, Endüstri 4.0 ve buna paralel olarak Japonların ortaya attığı Toplum 5.0 ‘ın ana amacı yaşlanan toplumları, gençler gerekmeden refah seviyesini sağlayabilmektir. Ancak ne kadar çalışma yapılırsa yapılsın genç nüfusa ihtiyaç her zaman olacaktır. Sonuçta gelecek nesillerin devamı için insan üremek zorundadır.

 Yaşlanma problemine önlem almak isteyen Kanada, Birleşik Devletler ve Avustralya gibi ülkeler ise göçmenlik modelini uygulamaktadır. Örneğin Kanada, önümüzdeki 3 yıl içinde yaklaşık 1 milyon nitelikli göçmene ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor[5]. Göçmenleri alırken, Kanada’nın uygulamış olduğu puanlama modelinde genç bireyler en yüksek puan kazanan bireyler olmaktadır. Yaşınız 18–35 arasında ise en yüksek puanı kaptınız demektir[6]. Tabii ki sadece yaş yeterli değil, aynı zamanda belgelenmiş İngilizce bilgisi ve mesleki tecrübe de gerekmektedir. Eğer göçmenler Kanada’ya alınmaz ise 2036’ ya geldiğimizde nüfusunun 3'te 1'i yaşlılardan oluşmuş olacaktır[7].

 Eğer Şekil-1 deki 2050 nüfus projeksiyonuna bakarsak, gelişmiş ülkelerin %30 -%40 oranlarında nüfusunun yaşlılardan oluştuğu görülmektedir. Bunun yanında Afrika ülkelerinin ise yaşlı nüfusunun olabildiğince düşük olduğu görülmektedir. Avrupa’ ya kaçak olarak giden göçmenler ,Avrupalıların gelecekte çok işine yarayacak. Bugün karşı çıkmalarının sebebi ise, ne var ne yok tüm göçmenleri almak istemediklerinden dolayıdır. Yani eğer bir göçmen alacaklarsa seçerek almak istiyorlar.

Şekil-1


Türkiye’den biraz bahsetmek gerekirse, ülkemizin 2018 verilerine göre ortalama yaşam süresi 78' dir ve nüfusumuzun % 14 ‘ü, 65 yaş üstü bireylerden oluşmaktadır. 2050 yılına geldiğimizde, nüfusumuz 95 milyona ulaşacak[8] ve 65 yaş üstü nüfus oranı %21,6 olacaktır. Bunun için Cumhurbaşkanımız en az 3 çocuk ısrarını devam ettirmektedir. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, diğer gelişmiş ülkeler gibi teknoloji devrimini yakalayamaz ise işler çok da iyi gitmeyecektir. Onların yaşlılarına bırakacağı bir teknolojik gelecekleri var; işlerini yapan robotları, arabalarını süren otonom araçları ve gelir getiren kendi kendine çalışan fabrikaları. Bizler ise ya genç nüfusu dinamik tutacağız ya da teknolojik olarak onlar gibi olacağız. Eğer her ikisini de başarırsak işte o zaman voleyi vurduk demektir.

Referanslar

[1] https://www.sabah.com.tr/yasam/2009/05/13/ilk_insandan_bu_yana_omur_uzunlugu
[2] http://www.justiniansflea.com/events.htm
[3] https://www.bbc.com/news/magazine-25776836
[4] https://www.seniorliving.org/history/1900-2000-changes-life-expectancy-united-states/
[5] https://www.immigration.ca/canada-immigration-plan-targets-near-1-million-immigrants-3-years
[6] https://www.canada.ca/en/immigration-refugees-citizenship/services/immigrate-canada/express-entry/eligibility/federal-skilled-workers/six-selection-factors-federal-skilled-workers.html
[7] https://www.weforum.org/agenda/2018/12/canada-wants-to-take-in-more-than-1-million-new-immigrants-in-the-next-3-years/
[8] https://www.populationpyramid.net/turkey/2050/

Amerika Ticaret Savaşlarını neden başlattı?


1903 yılında Henry Ford tarafından kurulan Ford Motor Şirketi ve ardından Dodge, Chrysler gibi firmalar ile birlikte Detroit 20. yüzyılın başlangıcında otomobil endüstrisinin başkenti haline geldi. 1920’li yıllarda dünya üzerinde üretilen araçların % 94’ ü bu şehirde üretilmekteydi. 1930’larda ise bu oran % 82’ydi, 1940’lara gelindiğinde %92 seviyesindeydi. Bu kadar üretim olduğunda şehir kalkındı, dışarıdan göç aldı ve şekil-1 de görüldüğü gibi 1950’li yıllarda nüfusu yaklaşık 2 milyona yanaşmıştı. Otomobil endüstrisi ile birlikte yan sanayi ve hizmet sektörü de gelişmişti. Bu şehirde yaşamak artık bir zenginlik göstergesiydi.

Şekil-1: Detroit’in yıllara göre nüfusu

1950’li yıllardan sonra otomobil piyasasına yeni ortaklar girmeye başladı. İlk önce Volkswagen daha sonra ise Toyota Amerikan arabalarının tahtını sallamaya başladı. Şekil-2 de görüldüğü üzere 1950’li yıllarda piyasanın % 75’i Amerikan arabalarının elinde iken artık Alman ve Uzakdoğu arabaları da isminden söz ettirmeye başlamıştı. Detroit şehri kan kaybetmeye başlamıştı artık. Otomobil piyasası kaybedildikçe nüfus azalmaya ve sektör küçülmeye gitti. Bu düşüş 2009 yılına kadar artarak devam etti ve Detroit şehri artık iflas etmişti. Nüfus 700 bine kadar düşmüş, insanlar evlerini bırakıp başka şehirlere göç etmek zorunda kalmıştı. Fabrikalarda da durum farksızdı; fabrikalar nükleer bomba düşmüş şehirleri andırıyordu. Detroit şehri hayalet şehir haline gelmişti. Evlerin ve işletmelerin boş olması yağmalama ve gasp olaylarının da artmasına sebep oldu. Öyle ki; Forbes[1] dergisine göre Amerika Birleşik Devletleri’nin en tehlikeli şehriydi. Her 100 bin kişide şiddetli suç oranı 2137 kişiydi.

Şekil-2: 1950 yılından günümüze otomobil piyasasının ülkelere göre dağılımı

ABD en kuvvetli olduğu yerden gol yemişti. Şekil-3 teki 2016 yılına ait istatistikleri incelediğimizde piyasa artık diğer ülke otomobilleri tarafından da paylaşılmakta hatta ilk 3 sırada hiçbir Amerikan otomobil gurubu bulunmamaktaydı. ABD hem bir sektörü kaybetmiş hem de o sektörün bulunduğu şehirde anarşinin çıkmasına bir şey yapamamıştı.

Şekil-3: Markalara göre araç satışları (2016)

ABD sadece otomobil endüstrisinde güçlü değildi. 2018 yılına geldiğimizde büyüklük göstergesi olan eğitim, savunma sanayisi, bilişim ve sağlık gibi konularda hep listenin en üst sıralarında yer alan firmaları bulunmaktadır. Örneğin, şekil-4’ te de görüldüğü üzere en iyi üniversiteler sıralamasında ilk 10 da 5 ABD üniversitesi bulunmaktadır. Bilişim firmaları için de durum farksızdır. İlk 10 bilişim firması içinde 6 firma Birleşik Devletler’ indir. Ancak dünya her geçen gün daha da küreselleşmekte ve yeni rakipler her zaman çıkmaktadır. ABD’nin gelecekte en büyük rakibi Çin olacak gibi görülüyor. ABD’nin şuan ki nüfusu 325 milyondur. Ancak Çin yaklaşık 1 milyar 400 milyon nüfusu ile ABD tarafından yakalanması mümkün görülmüyor.

 ABD’nin neden ticaret savaşlarına başladığının asıl sebebi de burada ortaya çıkıyor. Çünkü yılanın başını küçükken ezmek istiyor. Kendisine rakip olacak her ekonomi, kendisinden bir şeyler götürebilmektedir. Bunun için şuan hali hazırda gücü var iken Rusya, Çin ve hatta Avrupa Birliği ülkelerine güç göstermekten sakınmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ ni para haricinde bir arada tutacak bir olgu yoktur. Amerika diye bir millet yoktur. Bunun için “Amerikalılar yürüyün!” denildiğinde harekete geçecek çok az insan vardır. Avrupalıların, Güney Amerikalıların ve Uzak doğuluların göç ettiği ve karma olarak yaşadığı bir ülkedir. Bu insanları, çok büyük ölçekli bir sorun yaşamaları halinde, kendi öz ülkelerine geri dönmekten kimse alıkoyamaz. ABD’ de din de insanların önemsediği bir değer değildir. Çoğunun Hristiyan olduğu bilinir ancak bunun birliktelik sağlayan bir olgu olduğunu kimse iddia etmez. Peki, nedir bu insanları bir arada tutan şey? Tabi ki; ABD’ nin zenginliği. Peki, bu zenginlik azalırsa Detroit’ te olduğu gibi anarşinin ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir. Bunu önlemek için ABD ticaret savaşını kazanmak zorundadır.

Şekil-4: ABD’ nin de içinde olduğu bazı alanlarda ilk 10 liste

[1] https://www.forbes.com/pictures/mlj45jggj/1-detroit/#2c3b978e69d9

Göçmenliğin Getirdiği Zenginlik



2018 Dünya Futbol turnuvasında hepimizin ilgisini çeken bir olay oldu. 23 kişilik Fransa milli takımı, 15 Afrika kökenli göçmen futbolcusu ile Dünya kupasını kazandı. Bu şekilde bakınca aslında göçmenliğin çok da kötü bir şey olmadığı görülüyor ancak her nedense haberlerde göçmenlerin sorunlarına şahit oluyoruz ve kötü izlenim aklımızda yer ediyor. Bu yazıyı okuduktan sonra aslında göçmenliğin dünyanın en büyük zenginliklerinden biri olduğuna kanaat getireceksiniz.

 Dünya üzerinde göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı ülkelere bakalım; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, Almanya, Fransa, İsviçre ve Hollanda. Bu ülkelere göz attığımızda aklımıza ilk gelen şey zenginlik ve refahlık oluyor. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde bile, yaklaşık 47 milyon yabancı ülke doğumlu insan yaşamaktadır. Bu insanların getirdiği zenginlik ABD’ nin süper güç olmasını sağlıyor. Eğer Fortune 500 içindeki şirketleri incelersek, 216 tanesinin göçmenler tarafından kurulduğunu görmekteyiz ve bu şirketlerin %45’ ini yüksek teknoloji olarak adlandırdığımız inovasyon temelli işler oluşturmaktadır(1). Apple ,Google ,Amazon ,Facebook ,Oracle ,IBM ,Uber ,Airbnb ,Yahoo ,Intel ,EMC ,eBay ,SpaceX ,VMWare ,AT&T ,Tesla ,NVIDIA ,Qualcomm ,Paypal ,ADP ,Reddit ,SlackHQ ,WeWork ,Stripe ,Cognizant ,Intuit(2) ve daha niceleri birinci ve ikinci jenerasyon göçmenler tarafından kurulmuştur. 

Biz Türkler de aslında birer göçmeniz. Orta Asya bozkırlarından kalkıp gelip Anadoluyu mesken edindik. Göç etmiş Anadolu Türkleri, Orta Asya Türklerine göre daha modern ve zengin bir hayat yaşamaktadırlar. Daha sonra bazı Türkler Avrupa’ ya göç ettiler. Özellikle Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda’yı ikinci yurtları olarak gördüler. Bu Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler ise Anadolu’ da yaşayanlara göre daha modern ve zengin bir hal almışlardır. Çocuklukluğumuzda yaz tatillerinde mahallemize gelen Almancılar hep imrenilen insanlar olmuşlardır. Hele birde Mercedes ile gelmişse. Çünkü bizden daha varlıklıydılar. Bazı Türkler ise Avrupa ile de yetinmedi; çok daha uzaklara Amerika’ ya ve Kanada’ ya göç ettiler. Amerika’ ya giden göçmen Türklerin içinden Mehmet Öz, Muhtar Kent, Ahmet Ertegün, Fahir Atakoğlu, Aziz Sancar, Selçuk Şirin ve daha birçok başarılı insan çıktı.Amerika’ da yaşayanlar ise Avrupalı Türklere göre çok daha başarılı ve zengin insanlardan oluşmaktadır. Muhtemelen bir gün Mars’a giden Türkler olursa, Amerika’dakilerini de geride bırakacak bir başarı ve zenginliğe sahip olabilirler.

 Suriyeli mülteciler yüzünden şuan ülkemizde de büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Bugünün mültecileri geleceğin göçmenleri olarak hayatlarına devam edecek gibi görülüyor. Aslında ülkemize gelen göçmenleri iyi değerlendirebilirsek, ilerleyen zamanlarda onlardan daha fazla verim elde edebiliriz. Göçmen olan insanlar, kaybedecek bir şeyleri olmadığı için daha atik ve girişimciliğe açık olabilmektedirler. Çoğunluğunu Suriyeli göçmenlerin oluşturduğu ülkemizde de bu insanlara yeterli eğitim olanaklarını sunabilirsek, belki 10-15 yıl sonra hem ülkemize hemde kendilerine beklediğimizden çok daha fazla zenginlik sunabilirler. Üzerimize düşen sadece bunun bilincinde olmamızdır.



Değişime Ket Vurma!



1445 yılında bir Alman kuyumcu dünyanın seyrini değiştirecek bir yeniliğe imza attı. Adı Johannes Gutenberg olan bu mucit, batının gücü eline almasına olanak sağlayacak, hareketli mekanik tipte matbaanın buluşunu yaptı. Onun zamanına kadar baskılar ya el yazması ile yada tahta kalıplar ile yapılmaktaydı. Geliştirdiği yenilik ile kitaplar, daha hızlı basılabilecek ve her kesime ulaşması sağlanacaktı.

 Roma ve Bizans imparatorluklarının şaşalı geçmişi, yerini Osmanlı imparatorluğunun egemenliğine bırakmıştı. Bu yenilik sayesinde Avrupa küllerinden yeniden doğabilecektir. Matbaa sayesinde bir çok kitap basılabilecek, basılı haritalar ve coğrafi bilgiler içeren kitaplar birçok denizcinin eline ulaşabilecekti. Avrupa bu sayede coğrafi keşifler yoluyla zengin Amerika topraklarının kaynaklarına ulaşabilecekti.

Avrupa'da matbaa o kadar yaygınlaştı ki; okuma yazma oranı kendi zamanının zirvesi sayılacak bir hal aldı. 1800’ lü yıllara gelindiğinde İngiltere de kadınlarda okuma yazma oranı % 40, erkeklerde ise % 60'dı. Bu okuma ve yazma seferberliği daha sonraları İngiltere’ de sanayi devriminin başlamasına sebep oldu. Artık Avrupa dümeni eline almıştı. Peki Osmanlı İmparatorluğunda durum nasıldı? II. Beyazıd, I. Selim gibi padişahlar tarafından ferman çıkartılarak matbaa ile Arapça baskı yapılması yasaklanmıştı. Matbaa ancak Osmanlı topraklarına 1727 yılında gelebilmişti. Avrupa'dan tam 282 yıl sonra. İbrahim Müteferrika matbaayı getirip kendisi ve ailesi ile birlikte 1800'lü yıllara kadar baskı yapmaya devam ettirseler de, sadece 24 kitap bastırabilmişlerdir. Çünkü her basılan kitap din ve hukuk alimleri tarafından izne tabi tutulmuştu. İzin verilmeyen kitapların basımı imkansızdı. Bu sonuçlar neticesinde 1800’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nda okuma yazma oranı % 2-3 seviyesindeydi. Bu oran İstanbul dışında diğer eyaletler de içler acısıydı.

 Yıllar geçti, 2000'li yılların başından itibaren internetin yaygınlaşması ve teknolojide çığır açılması ile birlikte, gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat doğdu. Bilgi teknolojileri konusunda sermaye gerektirmeden sadece yazılım yoluyla para kazanabilmekteydi. Bu şekilde birçok genç milyonlarca dolarlık şirketlerin sahibi oldu veya bir yazılımcı olarak firmalarda kendilerine yer buldular. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde sahip olabileceğimiz mesleklerin sadece % 2 sini bilmekteyiz. Muhtemelen geriye kalan % 98'lik iş sahası internet, kodlama ve inovasyon tabanlı işler ile alakalı olacaktır. Şöyle ki ; aşağıda bulunan ve bu işleri yapan kişilerin aylık binlerce dolar kazandığı işler, 10 yıl öncesine kadar yoktu. Bu işler sadece en popüler olanlarıdır. Aslında her yıl adını bilmediğimiz onlarca yeni iş sahası ortaya çıkmaktadır.

 Son 10 yılda ortaya çıkan meslekler 

 1- Mobile app developer
2- Social media manager
3- Uber Driver
4- Cloud computing specialist
5- Driverless car engineer
6- Data scientist
7- Drone operator

Bilgi teknolojileri konusunda meslek hayatlarına yeni başlayacak, başlamış veya yıllardır çalışan arkadaşların bu kadar hızla devam eden gelişime ayak uydurmaları olmazsa olmazdır. Yeni meslekleri ve yeni teknolojileri sürekli takip edip, hayat boyu öğrenme prensibini hayatlarına sokmaları gerekmektedir. Yani, ben C sharp biliyorum ben Java biliyorum bu bana yeter diyorlarsa havalarını alırlar. Daha çok Data Science, Yapay Zeka, Derin Öğrenme ve Makine öğrenmesi, Endüstri 4.0 gibi konular üzerine çalışmalar yapılması, maaş ve kariyer anlamında ilgili olanları ileriye taşıyacaktır. Eğer bu kadar hızlı değişimi geç fark ederseniz ve hiçbir tepki veremezseniz, Osmanlı İmparatorluğu’ nun matbaa konusunda başına gelen sizin de başınıza gelecektir.

 Son olarak, kurumların bir çalışandan 2020 ve 2015 yılında beklediği özellikler görülüyor. 2020 ve sonrası kritik düşünce, problem çözme ve yaratıcılık gibi analitik düşünce gerektiren özellikler daha ön planda olacaktır. Bunları da gözden kaçırmamanızı öneririm.

2020 yılında gözde özellikler 2015 yılında gözde özelliker
1- Karmaşık problem çözme 1- Karmaşık problem çözme
2- Kritik düşünce 2- Başkalarıyla koordinasyon
3- Yaratıcılık 3- İnsan yönetimi
4- İnsan yönetimi 4- Kritik düşünce
5- Başkalarıyla koordinasyon 5- Müzakere
6- Duygusal zeka 6- Kalite kontrol
7-Karar ve karar verme 7- Hizmet yönelimi
8- Servis Oryantasyonu 8- Karar ve karar verme
9- Müzakere 9- Aktif dinleme
10- Bilişsel esneklik 10- Yaratıcılık