Bilgilisin Ancak Özbilicin Yok

 Bilgi açısından şanslı özbilinç aşısından ise şansız bir dönemde yaşıyoruz.

Ulaşmak istediğimiz bilgiye ne kadar da kolay ulaşabiliyoruz. Düşünsene, Platon'un Devlet kitabını okumak istersen 10 TL verip kitabını satın alabiliyorsun. Pdf halini okumak istersen ücretsiz. Bu aslında müthiş bir şey. 1000 sene önce yaşayan biri olsaydın, bu kitaba ulaşmak için aylarca at veya deve sırtında yolculuk yapacaktın. Bugün ise istediğin yerden tüm kaynaklara tablet, telefon veya bilgisayarın üzerinden kolayca ulaşabiliyorsun. Bilgi bu kadar kolayken peki özbilicin ne durumda?

Hayatta seni meşgul edecek o kadar uğraş var ki, kendini bile tanımıyorsun. Elindeki telefon, işyerindeki bilgisayarın, evindeki televizyonun hepsi düşünmene yani tefekkür etmene izin vermiyor. Çünkü sürekli uğraşacağın bir şeylerin var. Bu da senin özbilincinin gelişmemesine sebep oluyor. Bilgiye kolay ulaşabiliyorsun ancak bu bilgiyle tefekkür edip yeni çıkarımlarda bulunamıyorsun. 

Bilgi bu kadar artarken özbilinçten uzaklaşmak ne kadar da acı. Bizler yapay zekânın gelişimi ile robotların insanoğluna tehdit olacağını düşünürken, insanoğlu robotlaşıyor desek hiç de yalan olmaz.

Bir Zamanlar ve Şimdi

 Benim yaşıtlarımın yıllar önce baba ve dedelerini eleştirdikleri bir konu vardı. "Eskiden İstanbul'da bir sürü boş arazi vardı hem de ucuzdu, Neden birkaç arazi de sen almadın ki? Şimdi çok zengin olurduk."

O büyüklerimiz de şöyle cevap verirdi; "Çekmeköy, Ümraniye dediğin yerlerde in cin top oynuyordu. Hiç bir değeri yoktu, alsam ne işime yarayacaktı? Nereden bileyim bugün bu kadar değerlenecek?"

Bir dönemi yıllar sonrası ile değerlendirmek inanın çok acımasız. Biliyorum ki, benim çocuğum da bana şöyle bir soru soracak: "Baba, zamanında Bitcoin 0.1 Dolar'dan çok daha düşükmüş, şimdi binlerce dolar, neden birkaç yüz Bitcoin almadın ki? Şimdi çok zengin olurduk."

Veya şöyle bir soru da sorabilir: "Baba, sen teknolojinin içinde doğmuşsun, birçok Web sitesi, IOS, Android uygulama ve online girişim yapılmış. İnsanlar çok para kazanmışlar. Sen neden böyle bir işe girişmemişsin?"

Doğrusunu söylemek gerekirse o gün geldiğinde nasıl bir cevap vereceğimi bilmiyorum. Belki de babamın bana verdiği cevabı ben de oğluma veririm. "Nerden bileyim Bitcoin'in bu kadar değerleneceğini?" :)

Öksürük Sesinden Covid Tespiti

 Öksürük sesinden bir kişinin covid olup olmadığını tespit eden yapay zeka çalışmamızın makalesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Link: https://electricajournal.org/en/artificial-intelligence-based-covid-19-detection-using-cough-records-161726

Hap Bilgi!

 Hap bilgi olarak öğrendim!

Son zamanlarda etrafımda çokça duyduğum ancak pek de haz etmediğim bir öğrenim tarzı. Eğer bir firmada üst düzey yönetici iseniz bu tarz bilgiye ulaşmanızda bir sakınca yoktur ancak kariyerinizin başında iseniz kesinlikle uzak durun derim. Neden mi?

Toplum olarak bir konuyu derinlemesine öğrenmekte gerçekten sorun yaşıyoruz. Kendimden biliyorum, herşeyden azar azar öğreniyoruz ama tam bilmiyoruz. Gün sonunda da 200gr C++, 150gr Python, 100gr Unity, 300gr Java bilen yazılımcı oluyoruz. Bunun için hangi işi yapıyorsanız yapın, mesleğinizin başında kesinlikle hap bilgi peşinde koşmayın. Eğer üzerine bişeyler inşa edecekseniz ne ala. Değilse herşeyin 101'i ile yetinirsiniz. Sonra bir bakmışsın, hayat serüvenin Cem Yılmaz'ın da dediği gibi "everything little little into the middle" a dönmüş.



Salgın Döneminde Yöneticilik

Yöneticiler şu salgın döneminde hayatlarının en zor günlerini geçiriyor olabilirler. Şimdiye kadar hiç tecrübe edilmeyen evden çalışma modeli ile bir yıldan uzun süredir evdeyiz. Online olarak çalışanları ve işleri yönetmek bir yana, çalışanlar yeni bir iş bulsa, görüşse ve ayrılsa yöneticilerin ruhu bile duymuyor. Eğer yüz yüze çalışsanız nispeten bir şeyleri sezebilirsiniz. 

 Etrafımdaki bazı arkadaşlarım ekiplerindeki çalışanlarının ani olarak ayrıldığını söylüyorlar ve durum para-çokomel ilişkisine indirgenmiş durumda. Firma aidiyeti azalıyor, iş arkadaşları ile yemek yemek, kahve içmek, sohbet etmek gibi sosyal ortam oluşturamama durumu var. Sonuç olarak kim daha çok para verirse çalışan oraya geçiyor. 

 Üzerine kafa patlatmamız gereken nur topu gibi bir problemlemimiz var artık. Akademik anlamda da çalışılmaya değer.

Birleşik Krallık Eğitim Bakanlığı Online Eğitimleri

Birleşik Krallık Eğitim Bakanlığı tarafından başlatılan ücretsiz kurslar. 

 Ücretsiz şekilde eğitimi 6 hafta içinde bitirmeniz şart koşuluyor. Bazı kursların bedava sertifikaları var iken bazıları için 49$ dan başlayan ücretler ödemek zorundasınız. Siteye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz...

Korona Problemleri

Yöneticiler şu salgın döneminde hayatlarının en zor günlerini geçiriyor olabilirler. Şimdiye kadar hiç tecrübe edilmeyen evden çalışma modeli ile bir yıldan uzun süredir evdeyiz. Online olarak çalışanları ve işleri yönetmek bir yana, çalışanlar yeni bir iş bulsa, görüşse ve ayrılsa yöneticilerin ruhu bile duymuyor. Eğer yüz yüze çalışsanız nispeten bir şeyleri sezebilirsiniz. 

 Etrafımdaki bazı arkadaşlarım ekiplerindeki çalışanlarının ani olarak ayrıldığını söylüyorlar ve durum para-çokomel ilişkisine indirgenmiş durumda. Firma aidiyeti azalıyor, iş arkadaşları ile yemek yemek, kahve içmek, sohbet etmek gibi sosyal ortam oluşturamama durumu var. Sonuç olarak kim daha çok para verirse çalışan oraya geçiyor. 

 Üzerine kafa patlatmamız gereken nur topu gibi bir problemlemimiz var artık. Akademik anlamda da çalışılmaya değer.

ABD Bedel İster



Birleşik Devletler yanıyor. Bazılarımız ettiğini bulduğunu, bazılarımız ise çöküşün başlangıcı olduğunu söylüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben tam olarak bu ikisinin de olmadığını düşünüyorum. Her topluluğun bir ömrü vardır doğru, bir gün çökecek biliyorum ama benim ömrümün bunu göreceğini sanmıyorum. Şimdi gelelim, ABD’nin bu kaosunun gerçek gerekçesine.

*

Tarihi boyunca birçok badireler atlatan bir devletten bahsediyoruz. 1776 tarihinde kuruldu ancak kuruluşundan 100 yılı bile devirmeden 1861 yılında Başkan Lincoln zamanında Amerikan İç savaşını yaşadı. Ülke kuzey ve güney olarak ikiye bölünüp 4 yıl birbiriyle savaştı. Bu savaşın ana sebebi köleliğin kaldırılmasıydı. Toprak işiyle uğraşan güneyliler, asla köleliğin kaldırılmasını istemiyorlardı. Uçsuz bucaksız topraklarını kim işleyecek, hayvanlarını kim güdecekti. Ama güneyin isteği olmadı savaşı Kuzey kazandı ve 1865 yılında parçalanmış devlet tekrar bir araya getirilip yoluna devam etti. Bu sürecin en büyük mağduru, savaş bittikten üç gün sonra bir suikaste kurban giden zamanın başkanı Abraham Lincoln oldu.Adam köleliği kaldıracağım derken kendi canından oldu.

 *

 Kölelik kalkmıştı ancak hala siyah ile beyaz kadar ayrıydı insanlar. Aynı okullarda okuyamıyor, otobüslerde farklı kapılardan girip farklı yerlere oturuyorlardı. Hatta bu otobüste yer meselesinin patladığı bir olay yaşandı. 1955 yılında Rosa Parks isimli bir siyahi kadın, otobüse binip kendine ayrılan yere oturdu. Normal şartlarda bir beyaz otobüse bindiğinde yer yoksa siyahi birini kaldırıp yerine oturuyordu. Aynı şey Rosa’ dan da istendi ama yer vermek istemedi. Bu olay üzerine tutuklandı ve hapse atıldı. Sonrasında protestolar başladı ve siyahiler otobüse binmediler, her yere yürüyerek gitmeye başladılar. ABD Federal Mahkemesi, bu uygulamayı kaldırdı ve otobüslere siyahlar ve beyazlar eşit haklarla binmeye başladılar. Bu işten en mağdur olan Rosa Parks oldu. Haklar kazanılmıştı ancak bulunduğu şehirde sürekli taciz edildiğinden kuzeye göç etmek zorunda kalmıştı.

 *

 ABD’ de siyahiler bedel ödeyerek bazı şeyleri elde etmişlerdi. Tabi ki bedel ödemeden bir şeye sahip olmak mümkün olmayacaktı. Bugün dünyada kutlanan 1 Mayıs işçi bayramının kökü de ABD’ ye dayanıyordu. Tarihe “Haymarket olayı” olarak geçen, siyahi ve beyazların birlikte hareket ederek yarım milyon insanın katıldığı grev sonunda insanlar günlük 8 saatlik çalışma hakkını elde edip 1 Mayısın Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü olarak kutlanmasının önü açılmıştı. Tabi ki her olayda olduğu gibi bunun da bir bedeli oldu. Protestolar devam ederken 4 Mayıs tarihinde nereden geldiği belli olmayan bir bomba miting alanında patladı. Bu olayda 7 polis hayatını kaybetti, işçi ve sendika görevlisi 8 kişi yargılanmak üzere tutuklandı. Tutuklulardan bazıları ise idam edildi.

 *


 Daron Acemoğlu’ nun son kitabı Dar Koridor’ da belirttiği gibi, hem toplum hem de devlet güçlü olursa biz buna “Prangalanmış Leviathan” diyoruz ve bu durumda ABD, Birleşik Krallık gibi gelişmiş devletler ortaya çıkıyor. Çünkü hakkını arayan ve sorgulayan bir toplum devletin gelişmesine de katkı sağlar. Ancak devlet güçlü olur ve toplum sorgulamaz ise bu durumda Çin, Kuzey Kore gibi Despotik yapılı devletler ortaya çıkar. Yada toplum güçlü olup, devlet otoritesi zayıf olursa burada da Lübnan benzeri Namevcut devlet yapısı ortaya çıkar.

 *

 ABD bugün hem devlet nezdinde güçlü, hemde halk oldukça sorgulayıcı. İnsanlar sorgulamaktan ve gerekirse Devlet Başkanını eleştirmekten korkmuyor. Hakları gasp edildiğinde sokaklara dökülüp kitleler halinde hareket edebiliyorlar. Diyeceksiniz ki, bu eylemler Suriye’de de oluyor. Orada da insanlar sokağa çıkıp hakkını arıyor. Ancak Suriye’de devlet Despotik yapıda olduğu için gözünü kırpmadan insanların üzerine ateş açıp öldürebiliyor. En sonunda yapanın yanına kar kalıyor. ABD de bu kadar büyük olaylar olmasına rağmen, ne bombalanan halk ne de kurşuna dizilen topluluklar görürsünüz.

 *

 Bugünkü yaşanan olaylar da da siyahiler haklarını elde edecekler, bu kaostan galip çıkacaklardır. Birçok yer yağmalanacak, birçok yer yakılıp talan edilecek. Ama gün sonunda isteğini elde etmiş bir siyahi topluluk olacak. Tabi ki George Floyd canı ile bedelini ödedikten sonra.

Gençlerin Yurtdışı Aşkı


10 yılı aşkın süredir bilgi teknolojileri işinde çalışmaktayım. Çalışma hayatımın ilk yıllarında, yurt dışında çalışıyor olmak bir lükstü ve genellikle yurtdışında üniversite veya yüksek lisans eğitimi görenlerin, eğitimleri sonrası yurtdışında çalıştıklarına şahit olurdum. Ancak bugün etrafımda azımsanmayacak kadar insan ya yurtdışına gitti ya da gitme planları yapmaktalar. 2017 yılının verilerine göre 114 bin kişinin yurtdışına göç ettiğini ve bunların büyük bir kısmının bilgi teknolojileri işinde çalışanlardan oluştuğunu bilmekteyiz. Peki, yurtdışını bu kadar cazip kılan şey bizde olan eksiklikler mi onlar da olan fazlalıklar mı? Bu kadar büyük orandaki beyin göçü engellenemez ise Türkiye için büyük sorunlar doğurabilir mi? Bu insanlar oralarda ne kadar kalacaklar? Bütün bu sorular cevaplanması gereken ve geleceğimizi ilgilendiren sorulardır.

Öncelikle sizi bu konuların ilk başladığı yere götürmek istiyorum.  Kölelik eski Mısır, Mezopotamya, Güney Amerika uygarlıkları, Roma, Çin, Hint ve Arap coğrafyasında toplumun kabullendiği bir gerçekti. Ancak o zamanlar kölelik büyük oranda yerel olarak yapılmaktaydı. Yani Mekke’deki bir Arap’ın satın alacağı köle Yemen veya Habeş topraklarından getirilmekteydi. Aynı şekilde bir Romalının sahip olacağı köle Akdeniz’e kıyısı olan Arap topraklarından gemilere bindirilip getiriliyordu. 15. Yüzyılda Avrupalı kâşiflerin Amerika kıtasını keşfetmesi ile kölelik yeni bir boyut kazandı. Artık batı insanı ihtiyacı olan köleyi Afrika’dan gemilere doldurarak, Atlantik’i geçerek Amerika kıtasına taşımaktaydı. Bu yolculuklar, köleler için aylarca süren ve eziyet dolu bir yolculuktu.

18. yüzyıla gelindiğinde ise bir kısım insanlar hala köleliğin devam etmesini isterken, bazıları bunun insanlık dışı bir uygulama olduğunu daha üst perdeden dillendirmeye başladı. Bu serzenişler ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmaların başlamasına sebep oldu. Sonuç olarak, bir kişinin esarete tabi tutulmasının kanunlara aykırı olduğu hukukun genel ilkesi olarak kabul edildi. Artık kölelik bitmişti. Zenginler uçsuz bucaksız topraklarında tarım yapabilmek için köle yerine işçi tutmak zorunda bırakılmıştı. Bundan sonra kölelik değil ama köle gibi çalıştırılan işçilik insanoğlunun problemi olmaya başladı.

Tarihler ikinci dünya savaşının sonrasını gösterdiğinde, yaklaşık 60 milyon insan ölmüş, Avrupa bitmiş ve tükenmiş haldeydi. Özellikle Almanya, savaş sonrası yeniden ağaya kalkacağı adımı atması için insan gücüne ihtiyacı vardı. 1955’ten itibaren İtalya, Yunanistan ve Portekiz’den işçi alan Almanya, 1961 sonrası Türkiye’den de işçi almaya başladı. Bu işçiler Almanya’nın bugünkü gelişmiş ve zengin ülke olmasının temelini oluşturmuştu. Eğer kölelik kalkmasaydı Almanya bu ihtiyacını pekâlâ Afrika’dan getireceği köleler ile sağlayabilirdi.

Sadece Almanya değil İngiltere, Hindistan ve Pakistan’dan gelen işçilerle, Fransa ise Kuzey ve batı Afrika’dan gelen işçiler ile çalışan ihtiyacını karşıladı. Bu işçiler özellikle batı Avrupa ülkelerinin beden işçiliği ihtiyacını fazlasıyla karşılamıştı. Ancak 2000’li yıllara geldiğimizde Avrupa’da başka bir problem baş göstermeye başladı. Avrupa artık yaşlanmaya başlamıştı. Eğer bu şekilde devam ederse, 2050’li yıllarda 700 milyona ulaşacak Avrupa’nın yaklaşık %25’i 60 yaş üstü bireylerden oluşacaktı.

Önceleri, yaşlılık probleminin Avrupa’yı gelecekte çok büyük sıkıntılara sokacağını düşünüyordum. Çünkü ne kadar gelişmiş ülke olursanız olun, her zaman genç nüfusa ihtiyacınız vardır. Bu problemi kısa vadede halletmeleri de mümkün değildi. Bunun bilincinde olan Avrupa yeni bir yol haritası çizdi kendine. Artık genç ve yetişmiş eleman ihtiyacını dışarıdan seçerek alacaktı. Kendi ülkeleri demokratikti, gelişmişti ve insan hakları konusunda oldukça kapsayıcıydı! Bu argümanlar çok fazla işlerine yarayacaktı.

Bir Türk vatandaşının, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteyi bitirip yetişmiş bir birey olduğunda, sağlık harcamaları da dâhil devlete maliyeti yaklaşık 500 bin TL civarındadır. Belki bu rakam, okuduğu okulun kalitesine ve ayrıca yüksek lisans okumasına göre daha da artmaktadır. Yaşlı ancak gelişmiş bir Avrupa ülkesindeki bir firma bu genci kendi ülkesine çekmek için 2000-3000 Euro vererek, devletin yapmış olduğu 500 bin TL’lik yatırımın çöpe gitmesine sebep olmaktadır. Sunduğu şey ise sadece demokratik ve insan haklarının olduğu bir ülkede yaşama fırsatıdır. Dikkat ederseniz gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan diğer ülkeleri en çok yerden yere vurdukları iki nokta vardır. Biri demokratik olmamaları, ikincisi ise insan haklarının yeterince sağlıklı işletilememesi. Çünkü bu söylem yaşlanmış Avrupa ülkeleri için bir çıkar kapısıdır. Önceleri gemilere doldurup köle olarak getirdikleri insanları 21. Yüzyılda getiremeyecekleri için farklı bir söyleme ihtiyaçları vardı.

Gençlerin çalışmak için yurtdışına çıkmalarını engellemek için Türkiye’deki büyük firmalara çok iş düşmektedir. Bir genç yurtdışına çalışmak için gitmek istediğinde bu gencin istekleri doğru şekilde analiz edilmelidir. Eğer haftanın 1 veya 2 günü evden çalışmak istiyorsa bunun için gerekli aksiyon alınmalıdır. Çalışma harici zaman geçireceği spor salonları, kafeteryaları ve keyif alacağı dinlenme anları oluşturulmalıdır. Daha çok kendi jenerasyonlarının dilinden anlayan yöneticilerle çalıştırılmalıdır. Onlara maaş, servis ve yemek hizmeti yanında başarılı olduklarında kendilerini değerli hissettirecek ödüller de verilmelidir. Bunları yapmak ve bu gençlerin içeride kalması bizlerin elinde. Giderse gitsin ben yenisini bulurum derseniz, elinizde kalifiye elemandan çok sıradan elemanların olduğu, firmanıza katma değer sunmayacak kişileri çalıştırmak zorunda kalacaksınız. Bugün devleti zarara sokan şey yarın firmanızı zarara sokacaktır.

Ücretsiz Akademik Yayın Siteleri


Dünyadaki yeniliklerden ve gelişmelerden kopmamak için akademik yayınları da takip etmek önemlidir. Bu yayınlarından bir çoğu ücretli olsa da ücretsiz olanları da ihtiyacımızı görmektedir. Aşağıda hem Türkçe hem de İngilizce akademik makale ve tezlere ulaşabileceğiniz web sitelerini bulabilirsiniz.

 https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/  Doktora ve Yüksek Lisans tezlere ulaşabileceğiniz YÖK sitesi – Dili İngilizce ve Türkçe

 http://arsiv.ulakbim.gov.tr/index Doktora ve Yüksek Lisans tezlere ulaşabileceğiniz TÜBİTAK sitesi – Dili İngilizce ve Türkçe

https://scholar.google.com.tr/ Google a ait makale arama sitesi - Dili İngilizce ve Türkçe

http://www.arxiv-sanity.com/ Makale sitesi – Dili İngilizce

 https://arxiv.org/ Cornell Üniversitesine ait makale sitesi - Dili İngilizce

https://www.sciencedirect.com/ Ücretli ve ücretsiz makalelerin birlikte bulunduğu site - Dili İngilizce

https://dl.acm.org/pubs.cfm Makale sitesi – Dili İngilizce

https://figshare.com/ Makale ve akademik sunumların bulunduğu site - Dili İngilizce

https://doaj.org/ Makale sitesi – Dili İngilizce

Ücretsiz Online Eğitim Siteleri


İnternette birçok ücretsiz eğitim platformları bulunuyor. En çok rağbet gören web sitelerini sizin için derledim. Çoğunun eğitim dili İngilizce olan bu web sitelerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

å        https://freevideolectures.com/   Bilgisayar Mühendisliğine konu olan bir çok alanda video dersleri bulabileceğiniz bir site.

å       https://ocw.mit.edu/courses/audio-video-courses/   Dünyanın Teknoloji konusundaki en iyi üniversitesi Massachusetts Institute of Technology’ nin herkesin kullanımına açtığı online video sitesi.

å       https://www.edx.org/  Dünyadaki birçok üniversitenin sunmuş olduğu online derslerini bulabileceğiniz bir site.

å       http://www.cizgi-tagem.org/  TÜBİTAK destekli temel düzey bilgisayar eğitimlerini bulabileceğiniz bir site.

å       https://www.coursera.org/  Dünyadaki birçok üniversitenin sunmuş olduğu online derslerini bulabileceğiniz ücretsiz bir site. Aldığınız eğitimin sertifikasın almak isterseniz para ödemek zorundasınız.

å       https://www.khanacademy.org/ hem Türkçe hem İngilizce Bilgisayar bilimi dahil birçok fen bilimlerine ait konuları bulabileceğiniz bir site.

å       http://www.edupediaworld.com/#/home Kodlama da dahil birçok alandaki dersleri bulabileceğiniz bir site.

21. Yüzyılın Büyük Kaygısı : Yaşlılık



İnsanlık tarihinin başladığı yer, Afrika’nın güney doğusu olarak kabul edilir. İnsanoğlu buradan öncelikle kuzeye Arap yarımadasına geçti daha sonra bir kısmı Hindistan kıyıları boyunca yol kat ederken, bazılarımız ise önce Anadolu’ ya ve sonrasında Avrupa kıtasına ulaştı. Avrupa’ ya ulaşılan tarih bundan tam 45 bin yıl önceydi. İnsanoğlu Avrupa’ ya vardığında kendine çok benzeyen bir tür ile karşılaştı. Bu insan türü Neandertal olarak anılmaktaydı ve Afrika’ dan gelen bizler, bu türün devamlılığına son verdik.

 O zamanlarda insanlığın üç ana ihtiyacı bulunmaktaydı. Bunlar; barınma, beslenme ve üremedir. Bu üç madde aynı zamanda Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarşisinin temelini de oluşturmaktaydı. İnsanoğlu önce avcı toplumu oldu, daha sonra toplayıcı (tarım ile uğraşan) bir topluluk haline geldi. Artık bundan sonra karınlarını doyurmak için ekip biçerek daha kolay yoldan beslenme ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Nüfus arttı ancak o zamanlarda yaşlı olan insanların durumu ne olacak diye kimse kafa yormamaktaydı. Çünkü insan türünün ortalama yaşam süresi 18–20 yıldı[1].

 İnsanoğlu tarih boyu birçok hastalık ile karşılaştığında kitlesel yok olmanın önüne geçemiyordu. 15. Yüzyıl öncesi milyonlarca insan veba salgınından ölürken[2], bugün bu hastalık aklımıza bile gelmiyor. Aynı şekilde çiçek hastalığı, aşısı bulunana kadar yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olmuşken, bugün bir hastalık olarak bile anılmamaktadır. Sarıhumma, kolera, tifüs, sıtma gibi hastalıklar yüzyıllar boyunca can alırken insanoğlu sadece ölümünü beklemekle yetindi. 1914–1918 yılları arasında yaşanan I. Dünya Savaşında toplam 17 milyon asker ve sivil yaşamını yitirirken[3], 1918 yılında baş gösteren İspanyol nezlesi 50 milyon ile 100 milyon arasında insanın ölümüne sebep olmuştur. Bazı salgınlar savaşlardan bile büyük sayıda insanın ölümüne sebep oluyordu. Yine o zamanlarda insanların yaşlılık ile ilgili bir kaygıları yoktu. Çünkü yaşam süresi beyaz erkeklerde 54 ve siyah erkeklerde 46’ydı[4].

 İnsanoğlu dünyanın o tarihe kadar göreceği en büyük savaşı da yaşamıştı. 2. Dünya savaşı yaklaşık 65 milyon insanın yaşamına mal olmuştu. Bu kadar büyük bir savaşın yaşanması ve aynı zamanda atom bombasının kullanılması aslında bir şeyi de gösteriyordu. Artık gelişmiş bir topluluktuk, şehirleşmiştik, sanayi devrimi bayağı bir yol kat etmişti, teknolojiyi kullanıyorduk ve kendi yaşamımızı daha kaliteli kılmak için bir şeyler yapabilirdik. Ve sonunda bunu başardık. Bilimin ve teknolojinin gelişmesi hastalıkların önüne geçti, daha kaliteli, sağlıklı ve uzun yaşamaya başladık. Bu uzun yaşam yaşlı bireylerin sayılarının da artmasına sebep oldu.

 2. Dünya savaşına kadar problem olarak görülmeyen yaşlılık, günümüz insanının en büyük sorunlarından birisidir. Yapay zekâ, Endüstri 4.0 ve buna paralel olarak Japonların ortaya attığı Toplum 5.0 ‘ın ana amacı yaşlanan toplumları, gençler gerekmeden refah seviyesini sağlayabilmektir. Ancak ne kadar çalışma yapılırsa yapılsın genç nüfusa ihtiyaç her zaman olacaktır. Sonuçta gelecek nesillerin devamı için insan üremek zorundadır.

 Yaşlanma problemine önlem almak isteyen Kanada, Birleşik Devletler ve Avustralya gibi ülkeler ise göçmenlik modelini uygulamaktadır. Örneğin Kanada, önümüzdeki 3 yıl içinde yaklaşık 1 milyon nitelikli göçmene ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor[5]. Göçmenleri alırken, Kanada’nın uygulamış olduğu puanlama modelinde genç bireyler en yüksek puan kazanan bireyler olmaktadır. Yaşınız 18–35 arasında ise en yüksek puanı kaptınız demektir[6]. Tabii ki sadece yaş yeterli değil, aynı zamanda belgelenmiş İngilizce bilgisi ve mesleki tecrübe de gerekmektedir. Eğer göçmenler Kanada’ya alınmaz ise 2036’ ya geldiğimizde nüfusunun 3'te 1'i yaşlılardan oluşmuş olacaktır[7].

 Eğer Şekil-1 deki 2050 nüfus projeksiyonuna bakarsak, gelişmiş ülkelerin %30 -%40 oranlarında nüfusunun yaşlılardan oluştuğu görülmektedir. Bunun yanında Afrika ülkelerinin ise yaşlı nüfusunun olabildiğince düşük olduğu görülmektedir. Avrupa’ ya kaçak olarak giden göçmenler ,Avrupalıların gelecekte çok işine yarayacak. Bugün karşı çıkmalarının sebebi ise, ne var ne yok tüm göçmenleri almak istemediklerinden dolayıdır. Yani eğer bir göçmen alacaklarsa seçerek almak istiyorlar.

Şekil-1


Türkiye’den biraz bahsetmek gerekirse, ülkemizin 2018 verilerine göre ortalama yaşam süresi 78' dir ve nüfusumuzun % 14 ‘ü, 65 yaş üstü bireylerden oluşmaktadır. 2050 yılına geldiğimizde, nüfusumuz 95 milyona ulaşacak[8] ve 65 yaş üstü nüfus oranı %21,6 olacaktır. Bunun için Cumhurbaşkanımız en az 3 çocuk ısrarını devam ettirmektedir. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, diğer gelişmiş ülkeler gibi teknoloji devrimini yakalayamaz ise işler çok da iyi gitmeyecektir. Onların yaşlılarına bırakacağı bir teknolojik gelecekleri var; işlerini yapan robotları, arabalarını süren otonom araçları ve gelir getiren kendi kendine çalışan fabrikaları. Bizler ise ya genç nüfusu dinamik tutacağız ya da teknolojik olarak onlar gibi olacağız. Eğer her ikisini de başarırsak işte o zaman voleyi vurduk demektir.

Referanslar

[1] https://www.sabah.com.tr/yasam/2009/05/13/ilk_insandan_bu_yana_omur_uzunlugu
[2] http://www.justiniansflea.com/events.htm
[3] https://www.bbc.com/news/magazine-25776836
[4] https://www.seniorliving.org/history/1900-2000-changes-life-expectancy-united-states/
[5] https://www.immigration.ca/canada-immigration-plan-targets-near-1-million-immigrants-3-years
[6] https://www.canada.ca/en/immigration-refugees-citizenship/services/immigrate-canada/express-entry/eligibility/federal-skilled-workers/six-selection-factors-federal-skilled-workers.html
[7] https://www.weforum.org/agenda/2018/12/canada-wants-to-take-in-more-than-1-million-new-immigrants-in-the-next-3-years/
[8] https://www.populationpyramid.net/turkey/2050/

Amerika Ticaret Savaşlarını neden başlattı?


1903 yılında Henry Ford tarafından kurulan Ford Motor Şirketi ve ardından Dodge, Chrysler gibi firmalar ile birlikte Detroit 20. yüzyılın başlangıcında otomobil endüstrisinin başkenti haline geldi. 1920’li yıllarda dünya üzerinde üretilen araçların % 94’ ü bu şehirde üretilmekteydi. 1930’larda ise bu oran % 82’ydi, 1940’lara gelindiğinde %92 seviyesindeydi. Bu kadar üretim olduğunda şehir kalkındı, dışarıdan göç aldı ve şekil-1 de görüldüğü gibi 1950’li yıllarda nüfusu yaklaşık 2 milyona yanaşmıştı. Otomobil endüstrisi ile birlikte yan sanayi ve hizmet sektörü de gelişmişti. Bu şehirde yaşamak artık bir zenginlik göstergesiydi.

Şekil-1: Detroit’in yıllara göre nüfusu

1950’li yıllardan sonra otomobil piyasasına yeni ortaklar girmeye başladı. İlk önce Volkswagen daha sonra ise Toyota Amerikan arabalarının tahtını sallamaya başladı. Şekil-2 de görüldüğü üzere 1950’li yıllarda piyasanın % 75’i Amerikan arabalarının elinde iken artık Alman ve Uzakdoğu arabaları da isminden söz ettirmeye başlamıştı. Detroit şehri kan kaybetmeye başlamıştı artık. Otomobil piyasası kaybedildikçe nüfus azalmaya ve sektör küçülmeye gitti. Bu düşüş 2009 yılına kadar artarak devam etti ve Detroit şehri artık iflas etmişti. Nüfus 700 bine kadar düşmüş, insanlar evlerini bırakıp başka şehirlere göç etmek zorunda kalmıştı. Fabrikalarda da durum farksızdı; fabrikalar nükleer bomba düşmüş şehirleri andırıyordu. Detroit şehri hayalet şehir haline gelmişti. Evlerin ve işletmelerin boş olması yağmalama ve gasp olaylarının da artmasına sebep oldu. Öyle ki; Forbes[1] dergisine göre Amerika Birleşik Devletleri’nin en tehlikeli şehriydi. Her 100 bin kişide şiddetli suç oranı 2137 kişiydi.

Şekil-2: 1950 yılından günümüze otomobil piyasasının ülkelere göre dağılımı

ABD en kuvvetli olduğu yerden gol yemişti. Şekil-3 teki 2016 yılına ait istatistikleri incelediğimizde piyasa artık diğer ülke otomobilleri tarafından da paylaşılmakta hatta ilk 3 sırada hiçbir Amerikan otomobil gurubu bulunmamaktaydı. ABD hem bir sektörü kaybetmiş hem de o sektörün bulunduğu şehirde anarşinin çıkmasına bir şey yapamamıştı.

Şekil-3: Markalara göre araç satışları (2016)

ABD sadece otomobil endüstrisinde güçlü değildi. 2018 yılına geldiğimizde büyüklük göstergesi olan eğitim, savunma sanayisi, bilişim ve sağlık gibi konularda hep listenin en üst sıralarında yer alan firmaları bulunmaktadır. Örneğin, şekil-4’ te de görüldüğü üzere en iyi üniversiteler sıralamasında ilk 10 da 5 ABD üniversitesi bulunmaktadır. Bilişim firmaları için de durum farksızdır. İlk 10 bilişim firması içinde 6 firma Birleşik Devletler’ indir. Ancak dünya her geçen gün daha da küreselleşmekte ve yeni rakipler her zaman çıkmaktadır. ABD’nin gelecekte en büyük rakibi Çin olacak gibi görülüyor. ABD’nin şuan ki nüfusu 325 milyondur. Ancak Çin yaklaşık 1 milyar 400 milyon nüfusu ile ABD tarafından yakalanması mümkün görülmüyor.

 ABD’nin neden ticaret savaşlarına başladığının asıl sebebi de burada ortaya çıkıyor. Çünkü yılanın başını küçükken ezmek istiyor. Kendisine rakip olacak her ekonomi, kendisinden bir şeyler götürebilmektedir. Bunun için şuan hali hazırda gücü var iken Rusya, Çin ve hatta Avrupa Birliği ülkelerine güç göstermekten sakınmıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ ni para haricinde bir arada tutacak bir olgu yoktur. Amerika diye bir millet yoktur. Bunun için “Amerikalılar yürüyün!” denildiğinde harekete geçecek çok az insan vardır. Avrupalıların, Güney Amerikalıların ve Uzak doğuluların göç ettiği ve karma olarak yaşadığı bir ülkedir. Bu insanları, çok büyük ölçekli bir sorun yaşamaları halinde, kendi öz ülkelerine geri dönmekten kimse alıkoyamaz. ABD’ de din de insanların önemsediği bir değer değildir. Çoğunun Hristiyan olduğu bilinir ancak bunun birliktelik sağlayan bir olgu olduğunu kimse iddia etmez. Peki, nedir bu insanları bir arada tutan şey? Tabi ki; ABD’ nin zenginliği. Peki, bu zenginlik azalırsa Detroit’ te olduğu gibi anarşinin ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir. Bunu önlemek için ABD ticaret savaşını kazanmak zorundadır.

Şekil-4: ABD’ nin de içinde olduğu bazı alanlarda ilk 10 liste

[1] https://www.forbes.com/pictures/mlj45jggj/1-detroit/#2c3b978e69d9

Göçmenliğin Getirdiği Zenginlik



2018 Dünya Futbol turnuvasında hepimizin ilgisini çeken bir olay oldu. 23 kişilik Fransa milli takımı, 15 Afrika kökenli göçmen futbolcusu ile Dünya kupasını kazandı. Bu şekilde bakınca aslında göçmenliğin çok da kötü bir şey olmadığı görülüyor ancak her nedense haberlerde göçmenlerin sorunlarına şahit oluyoruz ve kötü izlenim aklımızda yer ediyor. Bu yazıyı okuduktan sonra aslında göçmenliğin dünyanın en büyük zenginliklerinden biri olduğuna kanaat getireceksiniz.

 Dünya üzerinde göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı ülkelere bakalım; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, Almanya, Fransa, İsviçre ve Hollanda. Bu ülkelere göz attığımızda aklımıza ilk gelen şey zenginlik ve refahlık oluyor. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde bile, yaklaşık 47 milyon yabancı ülke doğumlu insan yaşamaktadır. Bu insanların getirdiği zenginlik ABD’ nin süper güç olmasını sağlıyor. Eğer Fortune 500 içindeki şirketleri incelersek, 216 tanesinin göçmenler tarafından kurulduğunu görmekteyiz ve bu şirketlerin %45’ ini yüksek teknoloji olarak adlandırdığımız inovasyon temelli işler oluşturmaktadır(1). Apple ,Google ,Amazon ,Facebook ,Oracle ,IBM ,Uber ,Airbnb ,Yahoo ,Intel ,EMC ,eBay ,SpaceX ,VMWare ,AT&T ,Tesla ,NVIDIA ,Qualcomm ,Paypal ,ADP ,Reddit ,SlackHQ ,WeWork ,Stripe ,Cognizant ,Intuit(2) ve daha niceleri birinci ve ikinci jenerasyon göçmenler tarafından kurulmuştur. 

Biz Türkler de aslında birer göçmeniz. Orta Asya bozkırlarından kalkıp gelip Anadoluyu mesken edindik. Göç etmiş Anadolu Türkleri, Orta Asya Türklerine göre daha modern ve zengin bir hayat yaşamaktadırlar. Daha sonra bazı Türkler Avrupa’ ya göç ettiler. Özellikle Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda’yı ikinci yurtları olarak gördüler. Bu Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler ise Anadolu’ da yaşayanlara göre daha modern ve zengin bir hal almışlardır. Çocuklukluğumuzda yaz tatillerinde mahallemize gelen Almancılar hep imrenilen insanlar olmuşlardır. Hele birde Mercedes ile gelmişse. Çünkü bizden daha varlıklıydılar. Bazı Türkler ise Avrupa ile de yetinmedi; çok daha uzaklara Amerika’ ya ve Kanada’ ya göç ettiler. Amerika’ ya giden göçmen Türklerin içinden Mehmet Öz, Muhtar Kent, Ahmet Ertegün, Fahir Atakoğlu, Aziz Sancar, Selçuk Şirin ve daha birçok başarılı insan çıktı.Amerika’ da yaşayanlar ise Avrupalı Türklere göre çok daha başarılı ve zengin insanlardan oluşmaktadır. Muhtemelen bir gün Mars’a giden Türkler olursa, Amerika’dakilerini de geride bırakacak bir başarı ve zenginliğe sahip olabilirler.

 Suriyeli mülteciler yüzünden şuan ülkemizde de büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Bugünün mültecileri geleceğin göçmenleri olarak hayatlarına devam edecek gibi görülüyor. Aslında ülkemize gelen göçmenleri iyi değerlendirebilirsek, ilerleyen zamanlarda onlardan daha fazla verim elde edebiliriz. Göçmen olan insanlar, kaybedecek bir şeyleri olmadığı için daha atik ve girişimciliğe açık olabilmektedirler. Çoğunluğunu Suriyeli göçmenlerin oluşturduğu ülkemizde de bu insanlara yeterli eğitim olanaklarını sunabilirsek, belki 10-15 yıl sonra hem ülkemize hemde kendilerine beklediğimizden çok daha fazla zenginlik sunabilirler. Üzerimize düşen sadece bunun bilincinde olmamızdır.



Değişime Ket Vurma!



1445 yılında bir Alman kuyumcu dünyanın seyrini değiştirecek bir yeniliğe imza attı. Adı Johannes Gutenberg olan bu mucit, batının gücü eline almasına olanak sağlayacak, hareketli mekanik tipte matbaanın buluşunu yaptı. Onun zamanına kadar baskılar ya el yazması ile yada tahta kalıplar ile yapılmaktaydı. Geliştirdiği yenilik ile kitaplar, daha hızlı basılabilecek ve her kesime ulaşması sağlanacaktı.

 Roma ve Bizans imparatorluklarının şaşalı geçmişi, yerini Osmanlı imparatorluğunun egemenliğine bırakmıştı. Bu yenilik sayesinde Avrupa küllerinden yeniden doğabilecektir. Matbaa sayesinde bir çok kitap basılabilecek, basılı haritalar ve coğrafi bilgiler içeren kitaplar birçok denizcinin eline ulaşabilecekti. Avrupa bu sayede coğrafi keşifler yoluyla zengin Amerika topraklarının kaynaklarına ulaşabilecekti.

Avrupa'da matbaa o kadar yaygınlaştı ki; okuma yazma oranı kendi zamanının zirvesi sayılacak bir hal aldı. 1800’ lü yıllara gelindiğinde İngiltere de kadınlarda okuma yazma oranı % 40, erkeklerde ise % 60'dı. Bu okuma ve yazma seferberliği daha sonraları İngiltere’ de sanayi devriminin başlamasına sebep oldu. Artık Avrupa dümeni eline almıştı. Peki Osmanlı İmparatorluğunda durum nasıldı? II. Beyazıd, I. Selim gibi padişahlar tarafından ferman çıkartılarak matbaa ile Arapça baskı yapılması yasaklanmıştı. Matbaa ancak Osmanlı topraklarına 1727 yılında gelebilmişti. Avrupa'dan tam 282 yıl sonra. İbrahim Müteferrika matbaayı getirip kendisi ve ailesi ile birlikte 1800'lü yıllara kadar baskı yapmaya devam ettirseler de, sadece 24 kitap bastırabilmişlerdir. Çünkü her basılan kitap din ve hukuk alimleri tarafından izne tabi tutulmuştu. İzin verilmeyen kitapların basımı imkansızdı. Bu sonuçlar neticesinde 1800’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nda okuma yazma oranı % 2-3 seviyesindeydi. Bu oran İstanbul dışında diğer eyaletler de içler acısıydı.

 Yıllar geçti, 2000'li yılların başından itibaren internetin yaygınlaşması ve teknolojide çığır açılması ile birlikte, gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat doğdu. Bilgi teknolojileri konusunda sermaye gerektirmeden sadece yazılım yoluyla para kazanabilmekteydi. Bu şekilde birçok genç milyonlarca dolarlık şirketlerin sahibi oldu veya bir yazılımcı olarak firmalarda kendilerine yer buldular. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde sahip olabileceğimiz mesleklerin sadece % 2 sini bilmekteyiz. Muhtemelen geriye kalan % 98'lik iş sahası internet, kodlama ve inovasyon tabanlı işler ile alakalı olacaktır. Şöyle ki ; aşağıda bulunan ve bu işleri yapan kişilerin aylık binlerce dolar kazandığı işler, 10 yıl öncesine kadar yoktu. Bu işler sadece en popüler olanlarıdır. Aslında her yıl adını bilmediğimiz onlarca yeni iş sahası ortaya çıkmaktadır.

 Son 10 yılda ortaya çıkan meslekler 

 1- Mobile app developer
2- Social media manager
3- Uber Driver
4- Cloud computing specialist
5- Driverless car engineer
6- Data scientist
7- Drone operator

Bilgi teknolojileri konusunda meslek hayatlarına yeni başlayacak, başlamış veya yıllardır çalışan arkadaşların bu kadar hızla devam eden gelişime ayak uydurmaları olmazsa olmazdır. Yeni meslekleri ve yeni teknolojileri sürekli takip edip, hayat boyu öğrenme prensibini hayatlarına sokmaları gerekmektedir. Yani, ben C sharp biliyorum ben Java biliyorum bu bana yeter diyorlarsa havalarını alırlar. Daha çok Data Science, Yapay Zeka, Derin Öğrenme ve Makine öğrenmesi, Endüstri 4.0 gibi konular üzerine çalışmalar yapılması, maaş ve kariyer anlamında ilgili olanları ileriye taşıyacaktır. Eğer bu kadar hızlı değişimi geç fark ederseniz ve hiçbir tepki veremezseniz, Osmanlı İmparatorluğu’ nun matbaa konusunda başına gelen sizin de başınıza gelecektir.

 Son olarak, kurumların bir çalışandan 2020 ve 2015 yılında beklediği özellikler görülüyor. 2020 ve sonrası kritik düşünce, problem çözme ve yaratıcılık gibi analitik düşünce gerektiren özellikler daha ön planda olacaktır. Bunları da gözden kaçırmamanızı öneririm.

2020 yılında gözde özellikler 2015 yılında gözde özelliker
1- Karmaşık problem çözme 1- Karmaşık problem çözme
2- Kritik düşünce 2- Başkalarıyla koordinasyon
3- Yaratıcılık 3- İnsan yönetimi
4- İnsan yönetimi 4- Kritik düşünce
5- Başkalarıyla koordinasyon 5- Müzakere
6- Duygusal zeka 6- Kalite kontrol
7-Karar ve karar verme 7- Hizmet yönelimi
8- Servis Oryantasyonu 8- Karar ve karar verme
9- Müzakere 9- Aktif dinleme
10- Bilişsel esneklik 10- Yaratıcılık

BT işinde yurt dışında çalışabilir miyim ?


Türkiye de Bilgi teknolojileri işinde çalışmak diğer mesleklere oranla geliri daha iyi olan bir iştir. Genellikle yurt dışına eğitim amaçlı olarak giden Türk vatandaşları, üniversite veya yüksek lisanslarını bitirdikten sonra eğitim gördükleri ülkelerde çalışma deneyimleri de yaşamaktadırlar. Ancak Türkiye'den direk olarak yurt dışına çalışma amaçlı gitmek pek de kolay değildir. Bu yazıda sizlere hangi işler yurt dışında revaçta, hangi ülkelere gidilir ve ne şekilde gidilebilir konularından bahsedeceğim. 

Bilgi Teknolojileri işinde en çok iş yoğunluğunun olduğu ülke Amerika Birleşik Devletleri' dir. Bu ülkenin 2017 yılına ait verilerine göre en çok iş alanı olan Bilgi Teknoloji meslekleri şunlardır;

1. Data scientist
2. Software development and information technology operations (DevOps) engineer
3. Data engineer
4. Database administrator
5. User experience (UX) designer
6. Solutions architect
7. Software engineer
8. Quality assurance (QA) manager
9. Mobile developer
10. Systems administrator
11. Technical account manager
12. Product manager
13. User interface (UI) designer
14. Business intelligence developer
15. Information technology (IT) manager
16. Data architect
17. Php developer
18. User interface (UI) developer
19. Network administrator
20. Scrum master

Bu liste Amerika Birleşik Devletlerine aittir ve diğer gelişmiş ülkelerde de üç aşağı beş yukarı benzerlik göstermektedir. Peki çalışmak için hangi ülkelere gidilebilir? Bunların listesi de şu şekildedir;

1. ABD
Amerika Birleşik Devletleri tabi ki listenin en başındaki ülkedir. 2017 ekim ayı verilerine göre ülkedeki işsizlik oranı % 4.1' dir. 325 milyon nüfusu olan bir ülkede % 4.1 oranı sadece sirkülasyondan doğan bir değerdir.  Bunun için Birleşik devletlerde yeteri kadar iş sahası vardır ve bilgi teknolojileri işleri gayet büyük bir yer tutmaktadır.  
Bu kadar çok iş olup bu kadar işsizlik oranı düşük olsa da ABD’de çalışmak hiç de kolay değildir. Yazının başında dediğim gibi genellikle eğitim amaçlı gidenlerin, eğitimlerini bitirdikten sonra çalıştıklarını görüyoruz. ABD’de çalışmanız için ya çalışma vizeniz (H1) olmak zorunda yada Green Card çekilişine katılıp göçmen olarak gitmeniz gerekir. Çünkü bir iş bulsanız bile size ilk soracakları çalışma vizenizin olup olmadığıdır.

2.KANADA
Kanada, ABD ye çok benzeyen bir ülke olsa da nüfus olarak yaklaşık 36 milyondur. Bu sebepten dolayı iş bulmak ABD ‘deki kadar kolay değil. Aynı zamanda iş bulsanız bile yine sizden çalışma vizesi istenecektir veya göçmen olarak gitmek isterseniz de dil, meslek, yaş, tecrübe gibi maddelerden belli bir puanı tutturmanız istenecektir. 

3.KOSTA RİKA
Bazılarınız bu yazıyı okuduğunda Kosta Rika ne alaka diyebilir. Ama bu ülke Orta Amerika kıtasının İsviçre’ sidir. Bunun için burada da nitelikli BT işleri bulmanız mümkündür ve çok güvenli bir ülkedir.

4.İNGİLTERE
Çalışma vizesi gereken ve alınması zor olan ülkelerden biridir. Aynı zamanda hayat şartları pahalıdır.

5.İRLANDA
İrlanda’ nın başkenti Dublin, Dünyaca ünlü birçok BT firmasının ana merkezlerinin bulunduğu bir şehirdir. Google, Facebook, Twitter , LinkedIn, Amazon, Etsy, Zalando, Groupon, PayPal, AirBnB ve Uber bu şehirde bulunuyor. Türklere karşı oldukça sıcak kanlı vatandaşları olan İrlanda da çalışmak için çalışma vizesine ihtiyaç duyacaksınız. 

6. MANŞ ADALARI
İngiltere ile Fransa arasında kalan adalardan oluşan, offshore finansın Avrupadaki merkezi konumunda bulunan ve Kanal adaları diye de adlandırılan bir ada grubudur. Çalışma vizesi almak İngiltere kadar zor değildir ve 500 bin dolara bir ev alırsanız burada direk olarak oturma izni de almış olursunuz.

7. KATAR & BAE
Bu iki ülkeyi beraber değerlendirmek hiç yanlış olmaz. Aralarında tek fark Katar için vize gerekmiyorken Birleşik Arap Emirlikleri için vize gerekmektedir. Ancak çalışmak için her iki ülke içinde çalışma vizesi almanız gerekir. Çalışanlarının çoğunu Hintlilerin oluşturur ve firmaların üst yönetimlerinde genellikle İngilizler bulunmaktadır. Maaş olarak 5000 dolar civarı bir ücrete anlaşsanız da 2000 dolar civarını sadece kiraya vereceğinizi unutmayın. Geriye kalan 3000 dolar ise  hayat pahalılığından dolayı diğer harcamalarınıza gidecektir. Karşılaştırma yapmak için şunu söylemek yeterli olacaktır sanırsam; 2017 yılında BIM de 5 TL ye satılan bir yoğurt Katar da 17 TL dir.

8. AVUSTRALYA & YENİ ZELANDA
Avustralya her yıl göçmen olarak belli meslek gruplarından insanları ülkelerine davet etmektedir. Bu meslek gruplarının içersin de Yazılım ve Analist içerikli işler de yer almaktadır. Dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ve gayet refah seviyesi yüksek olan iki ülkedir. 

9. İSVİÇRE
 Benim gözümde Avrupa'nın en güzel ülkesi. Finans sektörü muazzam derecede gelişmiş ve 70 bin Türkün yaşadığı bir ülkedir. Avrupa'nın belkide huzurla tek yaşanabilir ülkesi ancak kabul edilmek oldukça zor. Çünkü, sadece İngilizce bilmek bu ülkede çalışmak için yeterli değil, aynı zamanda Fransızca veya Almancadan birini de bilmeniz gerekiyor. 

Bir BT çalışanı olarak yurt dışında çalışmak için gitmek istediğiniz ülkenin size çalışma vizesi vermesi için belli başlı yetkinliklere sahip olmanız gerekmektedir. Bunları da şu şekilde sıralayabiliriz;

1. Dil bildiğinizi TOEFL veya IELTS sınavlarından hatırı sayılır bir skor ile tescillemeniz gerekiyor. Örneğin Kanada göçmenlik başvurusu için yapılan puanlamada 80 üzeri bir TOEFL skoru almak sizi kabul edilebilir kılacaktır.

2. Türkiye de okuduğunuz üniversitelerin yurt dışında bir değeri olmayabiliyor. Bunun için Microsoft veya Cisco gibi Uluslar arası sertifikalar alıp başvurmanız size katkı sağlayacaktır.

3. iş bulmak için indeed.com, monster.com, bayt.com gibi siterlerden başvurabilirsiniz. Ancak bu sitelerden başvurumu yaptım yeter diye düşünmek oldukça yersiz. Yapılması gereken şey; linkedin.com üzerinden ilgili firmaların insan kaynaklarına direk ulaşabilir veya insan kaynakları işi yapan aracı firma veya kişilere direk ulaşmanız gerekecektir.

4. İyi bir referans ve ön yazıya da ihtiyacınız olacaktır. Size referans olacak bir akademisyen veya müdür den alacağınız yazı ile kendinizi anlatacağınız bir ön yazı sizi bir adım öne geçirecektir.

Sonuç olarak; böyle bir niyetiniz var ise çok uğraşıp emek vererek istediğiniz ülkeye çalışma amaçlı gidebilirsiniz. Ancak Türkiye'de kazanılan BT ücretleri, ülkelerin kişi başı gelirleri baz alındığında hiç de yadsınamayacak kadar iyidir.  Avrupa ve Amerika'da çalışan insanların belli bir yıldan sonra geri döndüğünü görürsünüz. Bunun sebebi ise, yönetici olarak asla bir yabancıyı değerlendirmezler. Bu kişilerde bu şansını Türkiye’ye gelerek kullanmaya çalışırlar. 

Ülkeler Nasıl Zenginleşir?

Son günlerde sinemalarda gösterimi devam eden bir film var. Adı: Ayla. Ayla filminde Güney Kore – Kuzey Kore arasında geçen savaşta yaşanmış gerçek bir hikâye ele alınmaktadır. Filmdeki savaşa çok fazla değinilmemiş olsa da 2.5 milyon sivilin ve 1 milyonun üzerinde askerin ölümü ile sonuçlanan trajik bir olaydı.  Savaş 1953 te bittiğinde ülke fiili olarak tamamen ikiye bölünmüştü. Ancak aradan geçen yıllarda bariz bir belirginlik ortaya çıktı. Kuzeyde ekonomik gücü olmayan, dünyaya açılmamış, daha fakir kapalı bir rejim ülkesi Kuzey Kore. Diğer tarafta ise kişi başı gelir 27000 dolar üzerinde olan Samsung, LG, KIA, Hyundai gibi dünya çapında firmaları olan gelişmiş Güney Kore. Peki, tek bir milletin ikiye bölünmesiyle böyle bir fark nasıl oluşabilir? Sonuçta birinin yapmış olduğunu diğeri de yapabilirdi.


1945 yılında, ikinci dünya savaşı sonrası ikiye bölünmüş Kore yarımadasında, Güney ile Kuzey'in yapmış olduğu savaş bittiğinde ülke fiili olarak 38. Paralel üzerinden ikiye bölündü. Savaş sonrası Güney Kore, Türkiye ile hemen hemen aynı şartlarda hatta Grafik -1 de görüleceği üzere kişi başı geliri Türkiye’den daha düşük bir ülke idi. Hemen akıllara şu soru gelebilir. Bir Doğu Asya ülkesi olan Güney Kore bizden farklı olarak ne yapmış olabilir ki bu zenginliğe ulaşmış olsun?

Grafik -1

 Grafik-2 de görüldüğü üzere Kuzey ile Güney arasında kişi başı gelir ise hiç karşılaştırılmayacak kadar farklıdır. Hâlbuki bu iki ülke ayrışmadan önce aynı sosyal ve kültürel yapıya sahipti. Günümüzde Kuzey Kore’yi sadece attığı balistik füze denemelerinden adını duyarken, Güney Kore’yi ise modern, gelişmiş hatta birçok Avrupa ülkesinin daha ilerisinde bir ekonomiye sahip bir devlet olarak adını duymaktayız. Bu gelişmişlik düzeyini bazılarımız Birleşik Devletler ’in desteği ile açıklayabilir. Bu söylemin kesinlikle bir doğruluk payı vardır. Çünkü ABD’nin Güney Kore’de 40 bin kişilik bir askeri varlığı söz konusudur. Benzer desteği Kuzey Kore’de Sovyetler Birliği ve Çin’den gördü. Ancak Sovyetler Birliği neden aynı etkiyi Kuzey Kore üzerinde göstermedi? Veya bir başka soru daha sorabiliriz. Birleşik Devletler ile benzer şekilde göbek bağı kuran Suudi Arabistan, Türkiye veya Filipinler gibi devletler neden Güney Kore kadar bir gelişim gösteremedi?  

Grafik -2

Aslında bu gelişmişliğin ilk başladığı yere; Birleşik Devletlerin 20. Yüzyıldaki durumuna bakmamızda fayda var. Eğer fakirseniz ve soylu bir aileden gelmiyorsanız 20. Yüzyılın başlarında zengin olabilmek imkânsızdı.  Ancak ABD’de durum farklıydı. Bir fikriniz var ise patent almak, hem pahalı değil hem de bürokratik işlemlerde zaman kaybetmezdiniz. Ampulün mucidi Thomas Edison zengin bir aileden gelmemişti ancak çift yönlü telgrafını Western Union’ a 10 bin Dolar a sattı. Edison gibi fikir üretilen kişiler için işlerin bu şekilde kolay olması harika bir durumdu. Tüm hayatı boyunca 1500 patent ile dünya rekoru kırmıştı.

Fikirlerin bu kadar kolay patent alması yanında bu fikirleri fonlayacak bankaların durumu da önemliydi. Birinci dünya savaşı henüz başlamışken 1914 yılında 27.3 milyar dolar toplam aktif ile 27864 banka Birleşik Devletlerde faaliyet göstermekteydi. Türkiye Cumhuriyeti’n de ise 1923 yılında henüz yeni kurulmuş bir devlet iken toplam 35 banka faaliyetteydi.

Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki ekonomik büyüklüğe tekrardan gelecek olursak; temel olarak üç sebep sayabiliriz. Bunlar; eşitlik, adalet ve özgürlük. Bu sebepler, aslında gelişmiş diğer ülkeler ile geri kalmış ülkeler arasındaki bariz farkı oluşturmaktadır. Kuzey Kore’de kapalı bir rejim bulunduğu için devlet başkanı ve onun çevresindeki ayrıcalıklı insanlar iyi bir hayat sürerken, sıradan vatandaşlar sadece karınlarını doyurmak, barınmak ve biraz daha iyi yaşayabilmek için var olmaktadırlar. Eşit haklara sahip olmadıkları için akıllarına gelen bir fikir veya buluş hiçbir anlam ifade etmemektedir.  Eşit şartların olmadığı yerde özgür düşünceler de zemin bulamaz. Aslında böyle bir ortamda fikir ortaya atmak da kolay değildir. Bunun yanında sahip olunan mülkiyetler ve fikirler adaletin olmadığı bir devlette başka insanların eline geçebilir ve hak aransa bile sonuç alınamaz.
Hemen şu aklınıza gelebilir. Bu kadar kolaysa neden diğer ülkeler de eşitlik, adalet ve özgürlük şartlarını sağlayıp zengin olmuyorlar? 19. Yüzyıl sonu 20. Yüzyılın başlarında zenginliğin sebeplerini araştıran birçok iktisatçı çıkıp bazı hipotezler ortaya attılar. Ne var ki, hiçbiri tam anlamıyla reçeteyi belirleyemedi.

İlk olarak ortaya atılan hipotez sıcak bölgelerde yaşayanların soğuk bölgede yaşayanlara göre iklim şartlarından dolayı daha tembel olmasıdır. Ancak Avustralya ve Yeni Zelanda bu hipotezin yanlış olduğunu ispatlayan iki ülke oldu. Kişi başı gelir ve refah seviyesi çok yüksek olmasına rağmen orta kısımları tamimiyle çöl olan Avustralya ve insanların en huzurlu yaşadığı ülkelerden biri olan Yeni Zelanda tüm yıl boyunca 20 derece seviyelerinde sıcaklığı bulunan ülkelerdir.

İkinci ortaya atılan hipotez ise Britanya etkisinde kalan ülkelerin zengin olmasıydı. Bu hipotez ABD, Kanada, Avustralya, Zeni Zelanda ve Marşal Adaları için doğru olsa da Sierra Leone ve Nijerya için bu doğruluğu ispatlayamamaktayız.

Diğer ortaya atılan hipotez ise Avrupa ülkelerinin bu işin dinamosu olduğudur ve zenginliğin kaynağı Avrupa ülkelerinde yaşayan bireyler sebebiyledir. Ancak Avrupa’da tüm ülkeler zengin değildir.  Almanya, Britanya, Fransa ve İtalya için dinamo ülkeler diyebiliriz ancak doğu Avrupa’da bulunan Moldova, Romanya ve Bulgaristan neden onlar kadar zengin değil?

En son olarak da Eğitimin zenginleşmede çok önemli etkisi olduğu vurgulanır ve zengin toplumların eğitim seviyeleri de yüksek olduğu ifade edilir. Bu hipotez kısmı olarak doğruluk payı olsa da Doğu blok ülkelerinden kopan Beyaz Rusya, Ukrayna ve Bulgaristan gibi ülkeler için geçerli olmuyor. Beyaz Rusya diğer bilindik adıyla Belarus’ un eğitim seviyesi yüksek olmasına rağmen kişi başı gelir 6200 dolar seviyesindedir ve bu oran Avrupa ortalamasının çok altındadır. 

Şimdi yeniden Güney Kore’nin Kuzey ile aynı iklim, aynı ulus ve zamanında iki süper güç tarafından ayrı ayrı desteklenmelerine karşın neden birisi zengin diğerinin fakir olarak kaldığına. Aslında Harita -1 ‘ in uzaydan görünüşüne baktığımızda başka hiçbir şey dememize gerek kalmıyor. Çünkü bir ülkenin harcadığı elektrik enerjisi o ülkenin gelişmişliği ile doğru orantılıdır ve uzaydan çekilen bu görüntü her şeyi açıklar.

Harita -1

Sonuç olarak Güney Kore, Kuzey Kore’den farklı olarak bireylerine daha özgürlükçü bir ortam sundu, yargı önünde bir işçi, bir memur, bir soylu veya bir devlet görevlisi aynı şekilde muamele gördü ve her bireye eşit haklardan faydalanma hakkı verildi. Bu sayede fikirler gelişti, ürünleşti ve yasal zeminde haklarını korudular. Güney Kore bu hızda ilerlerken Kuzey Kore ile arasındaki mesafe daha ne kadar açılacak içinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda göreceğiz.

Az bilinen çok kıymetli web siteleri


Elimde uzun süredir paylaşmak istediğim ancak bir türlü fırsatını bulup derleyemediğim web sitelerini sonunda düzenledim. Belki 10 yılı aşkın bir süredir listemde bulunan ve sizler için de faydalı olabileceğini düşündüğüm çoğu kişinin az bildiği bazı web siteleri paylaşıyorum. Umarım listedeki siteler sizin de işinize yarar.

11-     Dünyadaki tüm ülkelerin yaşam istatistiklerini ve hangi hastalıkta hangi sırada olduğunu görebileceğiniz bir site.

22-     Birçok konu dalıyla ilgili kitapların PDF’ lerini ücretsiz olarak indirebileceğiniz bir site. Örneğin İngilizce bir hikâye kitabını rahatlıkla indirebilirsiniz.

33-     Yıllar önce keşfettiğim ve dünya üzerinde konuşulan çoğu dile ait CIA’ ye ait dil öğrenme PDF ve ses dokümanlarını içeren bir site.

44-     Yazılım, donanım, network ve bilişim güvenliği ile ilgili birçok PDF i bulup ücretsiz indirebileceğiniz bir site.

55-     Massachusetts Institute of Technology de verilen birçok dersin çekilmiş videolarını içeren MIT’ e ait bir site.

66-     CIA’ ye ait bu sitede dünyadaki tüm ülkelerin demografik, ekonomik, coğrafi ve bunlara ait istatistiki bilgileri içeren bir site. Veriler sürekli güncellenmekte.

77-     Microsoft sertifikalarını almak isteyenler için çıkmış soruları gösteren bir site. Güncel olarak da yeni sorular eklenmektedir.

88-      Microsoft sertifikası almak isteyenler için başka bir güncel soruların bulunduğu ve sürekli güncellendiği bir site.

99-     Toefl a girmek isteyen ve listening bölümü için kaynak arayanlar için harika bir site.

110-  Websitesi yapımı ile uğraşan ve responsive şablonları ücretsiz bulabileceğiniz bir site.

111-  Jason formatında bir datanın düzenli halini görmek için kullanabileceğiniz bir site.

112-  Yanlış yönlendirme sanatını anlatan TED de gördüğüm en muazzam konuşma. Konuşmanın sonunda hayretler içinde kalıyorsunuz.

113-  Neredeyse her konuyla ilgili ücretsiz birçok programı bulabileceğiniz bir site.

114-  Dünyanın geneli ile ilgili anlık istatistik verilerini bulabileceğiniz bir site.

115-  Dünyadaki bulunan tüm üniversitelerin ülke bazında web sitelerine ulaşabileceğiniz bir web sitesi.

116-  Eğer elektronik projelere merakınız var ise Cornell Üniversitesi’ nin 1999 dan günümüze yapılan bitirme projelerine ulaşabileceğiniz bir site.

117-  İngilizce öğrenmek için kısa videolar ve bu videolara ait metinleri bulabileceğiniz bir site.


3. Dünya Savaşı Sonrası




Birinci dünya savaşı Rus, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı hanedanlıklarının sonu oldu ve toplam 9 buçuk milyon insanın hayatına mal oldu. İkinci dünya savaşı 65 milyon insanın ölümüne ve sonrasında iki süper güç Amerika ve Sovyetler Birliği öncülüğünde çift kutuplu bir dünyanın başlangıcı oldu. Üçüncü dünya savaşı ise hem ölü sayısı olarak hem de yıkım olarak tarihin hiç görmediği kadar derin bir yıkım yarattı. Savaş başlamadan önce dünya nüfusu 9 milyardı. Savaş sonrası sadece 1 milyar insan kaldı.

Savaş ilk başladığında hiçbir ülke nükleer güç kullanmaya yanaşmadı. Ancak savaşın ikinci yılında Kuzey Kore’ nin Japonya ya attığı nükleer bomba savaşın seyrini değiştirdi. Birleşik devletler, Rusya, Çin, İsrail, Pakistan, Hindistan, İngiltere ve Fransa ellerinde olan nükleer bombaları kullanmaya başladı. Okyanusya kıtası hariç nükleer bombanın düşmediği bir kıta kalmadı. Bazı şehirler toz ve dumandan günlerce karanlık kaldı. Düşen bombalar sonrası insanlar sağ kalsa bile birkaç saat içinde ciğerlerine sinen gazdan dolayı hayatlarını kaybettiler.

Sokaklar bomboş. Nüfusu 100 milyon altında kalan hiçbir devlet varlığını sürdürememekte. Kendini güçlü gören sokak çeteleri insanların elinde ne varsa toplamakta ve kendilerince asayişi sağlamaktalar. Çoğu insan bu çetelerden kaçmak için metro istasyonlarında ve raylarda yaşamaktalar. Sokaklarda gezerken her yerde ceset görülmekte bazen de o anda intihar etmeye çalışan insanlarla karşılaşılmakta. Çoğu insan inancını kaybetmiş durumda ve gelecekten umudu kalmadı.

Dünya kaç yıl geriye gitti tam olarak bilemiyorum. Einstein’ ın dediği gibi “üçüncü dünya savaşı nasıl olacak bilmiyorum ancak dördüncü dünya savaşı taşlarla ve sopalarla olacaktır”. Şu an orta çağı yaşıyoruz desem yanlış olmaz. Elektrik, telefon ve internet yok. İnsanların en büyük ihtiyacı temiz su. Bu kadar kirlilik sonrası temiz su bulabilmek bir mucize. Neredeyse bütün barajlar kirlenmiş durumda ve sadece yeraltı suları olan tulumbalardan içilebiliyor. Tulumbaların etrafında da metrelerce kuyruk ve sürekli kavga var. Yaşamak için umutlar yavaş yavaş azalmakta. Eski günlerimize ne zaman dönebiliriz bilmiyorum. Telefon, elektrik ve internet kullanmak bir hayal gibi duruyor. Belki elektriğin nasıl üretildiğini biliyoruz ancak kimse üretmek için bir çabada bulunmayacaktır. Çünkü temel ihtiyacımız yiyecek, içecek ve barınma. Bunlar olmadan başka şeylerin pek bir önemi bulunmuyor.

Savaşın sonlarına doğru, Okyanusya kıtasına doğru bazı ultra zenginlerin taşındığını duymuştuk. Norveç Svalbard adasında, savaş öncesi her tohumdan örneklerin olduğu bir merkez inşa edilmişti. Bu tohumları da alarak zenginlerin kendilerine yeni bir dünya kuracaklarını düşünüyorum. Belki belli bir doygunluğa ulaşırlarsa dünyanın diğer taraflarını da faydaları dokunur. Bu insanların desteği haricinde, hangi ülkeler daha hızlı medeniyeti yakalar diye düşünmüyor değilim. Galiba savaşmayı iyi bilen ülkeler daha hızlı medeniyeti yakalayacaktır. Bugüne değin, ne kadar teknoloji ilerlemesi yaşandıysa hep savaşlar ile ivme kazanmıştır.

Savaş öncesi karşılaştırma yapılabilecek başka bir şey ise din. Artık kimsenin din ile alakalı konuştuğunu duymuyorum. Galiba çoğu kişi inancını yitirdi. Savaş başlamadan önce Müslümanlar ve Hristiyanlar bir kutup olarak ayrışmıştı. Yahudiler her zamanki gibi işlerine gelen Hristiyanlar ile ortak hareket ettiler. Ama bugün kimsenin din üzerine konuşacak bir hali kalmadı. Bu kadar yıkıcı bir sonucu Kuran-ı Kerim asırlar önce bildirmişti. Eminim ki İsra suresi 58. Ayet gerçekleşmiş oldu.


“Hiçbir memleket yoktur ki, Biz onu kıyamet gününden önce helak etmeyelim veya şiddetli bir azap ile cezalandırmayalım; Kitab' da bu yazılı bulunuyor.” İsra-58


Mars ta Nasıl yaşanır?


2015 yılında başrolünde Matt Damon’ ın oyndığı Marslı filmini bazılarımız izlemiştir. Filmdeki en can alıcı sahnelerden biri Mars’ ta mahsur kalmış Matt Damon’ ın patates yetiştirmesidir. İnsanoğlu yıllardır kendi gezegeni dışında bir gezegende hayatını sürdürüp sürdüremeyeceğini tartışıp durmakta. Ancak çoğumuzun aklından geçen şu oluyor; oraya gidersek ne yer ne içeriz J . Nasıl hava soluruz ve nasıl barınırız.

Yaklaşık 20 yıl önce NASA, Mars a insanoğlu ile gidiş tarihini 2050 olarak açıklamıştı. Daha sonra gelişen teknoloji bunun 2035 lerde olabileceğini düşündürdü. Sonrasında Elon Musk diye biri çıktı ve bu tarihin 2025 e kadar olabileceğini söyledi.  Bunu Elon Musk söylediyse sonuçta dikkate almaya gerekli bir tarih olduğunu düşünmemiz gerekir. Inovasyon alanının Einstein i olarak gösterilen Elon Musk gençliğinde 3 temel konunun dünyada gelecekte kendinden söz ettireceğini düşünüyordu. Bunlar; internet, yenilenebilir enerji ve uzay. Zaman geçti Elon büyüdü ve bu üç hayalini de gerçeğe dönüştürdü. İnternet için Paypal ı kurdu, Yenilenebilir enerji için Tesla elektrikli otomobili yaptı ve uzay için NASA ya destek sağlayan SpaceX firmasını kurdu.

Elon Musk, Mars’a 2025 e kadar gidilebileceğini söylüyor ve bunun üzerine çalışmalarını devam ettiriyor ancak geçen yıl yapmış olduğu Mars a yolculuk konferansında şöyle bir cümle kullandı: “Gidecek ilk kafile ölmeye hazır olsun”. Bunu söylemesinin sebebi ise şimdiye kadar Mars a göndermiş olduğumuz 44 mekik ten sadece 3 te 1 i hedefe ulaşabildi. Eğer sorunsuz bir şekilde gitseler bile geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacaklar ve tahmini olarak yolculukları 8 ay sürecek.

Biraz Mars’ tan bahsetmek gerekirse, Mars’ ın havasının % 96 sını karbondioksit oluşturmakta (çok havadar bir yer değil) , mevsimler ve yıllar dünyaya kıyasla yaklaşık iki kat sürmektedir. Genel itibariyle çok soğuk olmasına rağmen görülebilecek en yüksek sıcaklık 21 derece olarak öngörülüyor. Bu zor şartlarda insanoğlunun orada var olabilmesi için 4 temel gereksinim duyuluyor. Bunlar; yiyecek, su, barınak ve elbise. Bu gereksinimlere tek tek bakacak olursak, elbise için radyasyonu engelleyen ve insan vücudunu sıcak tutacak elbiseler tasarlanmakta. Atmosferinin çok ince olması ve -60 derecelere varan soğuk havasının olmasından dolayı elbise olmazsa olmaz gereksinimi oluşturuyor. Besin ögeleri ise en başta dünyadan götürülecek ancak daha sonra amaç orada yetiştirmeyi sağlamak. Barınak için ise tuğla yapımında oranın kızıl toprağı kullanılacak veya oradaki yer altı mağaralarından faydalanılacak. En son olarak ise sudan bahsetmek istiyorum. Mars’ ın kutuplarında buzlu su tabakaları bulunmaktadır. Bu buz tabakaları eritilerek ihtiyaç sağlanabilir. Bunun yanında WAVAR isimli bir cihaz yardımıyla yer altı sularının çekilebileceği öngörülmüştür. Bir başka fikir ise MOXIE adı verilen cihaz yardımıyla atmosferdeki nemli havadan su çekilebilecektir. En son bahsettiğim WAVAR ve MOXIE isimli cihazlar Mars için özel olarak hazırlanmış cihazlardır ve gelişimleri hala devam etmektedir.

Kendi dünyamızda bile keşfetmediğimiz hala birçok yer var iken Mars a gidilmeden çok bir şey öğrenemeyeceğiz. Mars a koloni kurulduktan sonra orada yaşayan insanların hayatlarını gerçek Survivor tadında televizyonumuzda izleyeceğiz. Belki de oradaki insanlar maruz kalmış olacakları radyasyon sebebiyle insan ırkından çok farklı bir ırk a doğru gidebilir. Konuştukları dil ve fiziki yapıları değişebilir.



Mars ile alakalı olarak size en son Boris Kipriyanovich isimli bir Rus indigo çocuktan bahsetmek istiyorum. Bu çocuk bebekliğinden itibaren, farklı olduğunun düşünülmesine sebep olacak hareketler ve davranışlar sergilemekteydi. Çocukluğundan itibaren hiçbir hastalığa yakalanmayan ve felaketler yaşanacağı zaman baş ağrısı çekmesi gibi bazı belirtilerle bunu ortaya çıkarıyordu. 2013 yılında Rus bilim insanların dikkatini çeken Boris in aurasını çektiler ve çok güçlü bir auraya sahip olduğu ortaya çıktı. Boris kendisi ile konuşan insanlara Mars tan gelen biri olduğunu ve daha önceki hayatında orada yaşadığını söylüyor. Bunun yanında Mars ta yaşayanların dünyada yaşayan insanlardan çok daha uzun boylu olduklarını ve yer altı mağaralarında ve şehirlerinde yaşadıklarını söylüyor. Neden yer altında yaşadıkları sorulduğunda ise, Marstakilerinde önceden dünyadakiler gibi yüzeyde yaşadıklarını ancak büyük felaketler yaşanmasıyla yer altında yaşamaya başladıklarını söylüyor. İnsanoğlunun göndermiş olduğu uzay mekiklerinin ise genel itibariyle Mars a ulaşmamasının sebebini, Marslılar tarafından düşürüldüğünü söyleyerek açıklıyor.

Ömrümüz 2025 e varırsa ne olup biteceğini az çok anlayacağız.